Advert
Advert
Advert
Pirtûk û Wêje: Yazar Mahmut Alınak ile Söyleşi
Mahmut Alınak

Pirtûk û Wêje: Yazar Mahmut Alınak ile Söyleşi


Pirtûk û Weje söyleşi sohbetlerinin bu haftaki konuğu Kars-Digor´dan hukukçu bir kalem. Aynı zamanda eski bir milletvekili, yani bir politikacı. Yazar Mahmut Alınak. Bugünlerde onu siyasi gündemden biraz daha uzak, edebi çalışmalara daha yakın ve yoğunlaşmış görüyoruz. Üretken ve politikacı yazar aşağıdaki değerli bilgileri aktardı:
Pirtûk û Weje: Kısaca eserlerinizi ve kendinizi tanıtır mısınız?
Ben Kars Digor’un Mewreg Köyü’ndenim. Ankara Hukuk Fakültesi mezunuyum. Uzun yıllar avukatlık, sonra da biri Kars, diğeri Şırnak olmak üzere iki dönem milletvekilliği yaptım. Şimdi iki yıl önce döndüğüm köyümde yaşıyorum.
İlk iki kitabımı, Parlamento’dan 9. Koğuş’a ve HEP, DEP ve DEVLET‚i milletvekili iken tutuklandığım Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde yazdım. Bu kitaplarda Kürt legal siyasetinin yol macerası anlatılıyor. HEP, DEP, DEVLET, mahkemece yasaklandı. Sonra Şiro’nun Ateş’i romanı geldi. Şiro’nun Ateşi de HEP, DEP VE DEVLET gibi yasaklanınca, ben de bir aşk romanı yazmak istedim. Nazo adlı romanım böyle çıktı gün ışığına. Gelgelelim aşka yine de politika karıştı. Ateşte Yıkanmak romanı da aynı kaygının ürünüdür. Mahkemeler toplatmasın diye konuyu İran üzerinden kurguladım. Ro ve Ramusan’ın parmak ısırtan serüvenini İran’da geçiyormuş gibi yazdım. Tarihin Çarmıhında Güneş Ülkesi romanı, devrimci düşüncelerle tanıştığım 1970’li yıllardan beri yazmak isteyip ama bir türlü kurgulayamadığım bir romandır. Diyebilirim ki, bu roman on yıllık bir yoğunlaşmanın eseridir. Kesintisiz bir çalışmayla üç yılda tamamlandı. Köpekler Manifestosu romanını yazarken tutuklanıp Kandıra 2 nolu F tipi cezaevine kapatıldım. Bu roman köpekler üzerinden topluma yönelik bir eleştiridir. Kişiler üzerinden yapamadığımı köpeklere has bir yaşam kurgusuyla yapmaya çalıştım.
•Pirtûk û Weje: Biri size edebi anlayışınızı sorsa nasıl yanıtlardınız? 
Dünyaya, yaşadığı coğrafyaya, insanlığa ve halkına karşı sorumluluk duyan bir edebiyat… Şimdi var mı bilmiyorum, eskiden resimli romanlar vardı; o romanlar gibi okura hoş vakit geçirten ve sadece olayları anlatan değil, okuru düşünmeye sevk eden, zorlayan, sarsan ve yaşadığı topluma ve dünyaya karşı sorumluluk duymaya çağıran bir edebiyat… Derdi olan, karanlığı dert edinen, ışık saçan, çözümler öneren bir edebiyat… 
•Pirtûk û Weje: Kurgu mu ilk tercihiniz yoksa daha çok toplumsal gerçekçilik mi ağır basıyor? 
Bence kurgu ve toplumsal gerçeklik iç içe geçmeli, harmanlanıp birlikte yol almalıdır. Aksi halde sadece kurgu çok hayali ve soyut kalır. Kurguyla beslenmeyen bir toplumsal gerçeklik de edebiyat olmaz, en çok bir bildirge, kuru bir sözcük yığını olur. 
•Pirtûk û Weje: Kürt siyasetinin Kürt edebiyatı üzerindeki etkileri hakkında neler düşünüyorsunuz? 
Kürt siyasetindeki kısırlık Kürt edebiyatını da kısırlaştırıyor. Benim edebi çalışmalarımda Kürt siyasetinin olumlu veya olumsuz herhangi bir etkisi olmadı. Başkalarında olmuşsa bilmiyorum. Sorunuz üzerine, Kürt siyasetini konu edinecek ne yazılabilir, diye uzun uzun düşündüm; gelin görün ki, o ışığı göremedim. En çok hayal kırıklığı üzerine bir roman veya otobiyografi yazılabilir, diye düşünüyorum.
•Pirtûk û Weje: Kürt romanı sizce var mı? Varsa birkaç örnek verebilir misiniz? Yoksa sizce bunun nedenleri neler? 
Kürtçe yazan pek çok genç arkadaş var. Ancak düzeyleri hakkında pek bir bilgim yok. Onların desteklenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bugüne kadar görkemli bir Kürt romanı ortaya çıkmamışsa bunun birçok nedeni var: Yasaklar bence birinci nedendir. Genelde edebiyat, özelde de roman ancak özgür bir ortamda serpilebilir. Edebiyatçıları motive edecek toplumsal bir zeminin olmayışı da bir etkendir. Kürtler çok az okuyan bir halktır, bu da doğal olarak romancıyı negatif olarak etkiliyor. Düşünün ki, siz yıllarınızı vererek bir roman yazıyorsunuz, nice uykusuz geceler geçirip eli ayağı düzgün bir eser yaratıyorsunuz. Ama İskender Pala’nın bir romanı beş yüz bin adet basılırken, sizin romanınız yüz veya iki yüz okurla ancak buluşabiliyor! Bu da romancının motivasyonunu olumsuz etkileyen bir durumdur. Ben bu yüzden Tarihin Çarmıhında Güneş Ülkesi romanının ikinci cildini yazmak istemedim, bu bir çeşit protestoydu. 
Tarihin Çarmıhında Güneş Ülkesi romanından söz etmişken, kabul ederseniz sizinle tarihe bir yolculuk yapmak istiyorum. Çeşitli sanat dallarında bize binlerce yıllık tarihten miras kalan eserlerden anlıyoruz ki, insanlık hep mutlu bir hayatın arayışı içinde olmuştur. Bu tutkulu arayış ta milattan çok önceye kadar uzanır. Sokrates’in öğrencisi Platon’un 2 bin 500 yıl önce (M. Ö. 450’lerde) yazdığı Devlet adlı eseri bu arayışın ürünüdür.
İngiliz filozof Thomas More kalplerde hep kor gibi yanan bu hasreti 500 yıl önce, 1516’da Ütopya adlı eseriyle yazıya dökmüş. Ütopya,More’nin hayal ettiği ideal bir ülke, Güney yarımkürede olduğu varsayılmış. Her şeyin herkese ait olduğu Ütopya’da zengin de yoktur, fakir de. Kimsenin hiçbir şeyi yoktur, ancak herkes zengindir.
Orada herkesin evi aynı stildedir. Evlerin kapılarında kilit yok. Çünkü hırsızlık yok ve insanlar buna ihtiyaç duymuyor. Mülkiyet duygusu insanların kalplerini esir almasın diye her on yılda bir ev değiştirilir. Evlerin bile bu kadar benzer olduğu o ada ülkesinde herkes aynı şekilde giyinir.
Nefret edilsin diye altın ve gümüş gündelik hayatta hayvan zinciri olarak kullanılır.
More ilkelerine sımsıkı bağlı kalarak Kral Henry’e alet olmadığı ve ona ters düştüğü için kafası baltayla uçurularak hayatına son verildi. Bu yürekli inanç adamının mirasını yüz yıl sonra İtalyan düşünür Campanella devraldı.
Campanella, düşüncelerinin bedelini yirmi yedi yıllık hapis hayatıyla ödemiş bir düşünce kahramanıdır. 1600 yılında kapatıldığı cezaevi günlerinde yazdığı Güneş Ülkesi adlı eseriyle insanlığın o parıl parıl alevlenen özlemini More’den sonra bir kez daha tarih sayfalarına işledi.
Campanella bu eserinde More’nun Ütopya’sında olduğu gibi, özel mal ve mülkün olmadığı ve çalışmanın bir zevk haline geldiği mutlu bir ülkeyi yazar. Ona göre toplum halinde yaşayan insanların amacı ortak çıkar olmalıdır.
Güneş Ülkesi’nde yurt sevgisi kişisel çıkardan önce gelir. Güneş kentliler birbirlerine kardeş derler. Onlara göre gurur kusurların en ürkünç olanıdır; yoksulluk insanları alçaltır, zenginlik ise gurura, küstahlığa ve bencilliğe sürükler. Herkes aynı zamanda hem zengin, hem yoksuldur. Zengindir; çünkü kent bütün ihtiyaçlarını karşılar. Fakirdir; çünkü kimsenin özel mülkü yoktur. Güneş kentliler mala mülke köle olmazlar, onlardan sadece yararlanırlar.
Campanella dünyanın bir cennet olabileceğini ve zorbalığın yerine gerçek bilgi ve kardeşliğin gelebileceğini savunuyor.
Bilgiye olan açlığını bir şiirinde şöyle dile getirir: „Dünyanın bütün kitapları doyuramaz kafamın açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum… Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor…“
More 500 yıl önce, Campanella ise 400 yıl önce insanlığın ortak hasretine aracılık edip hayallerini bu iki ölümsüz eserle gelecek nesillere, bizlere armağan ettiler. Bunu söylerken utanıyorum; güya edebiyatla ilgili olan ben bu iki dev eseri okumamıştım. Daha önce yayımlanıp yayımlanmadıklarını bilmeden yeni basımlarını okuyunca, onlardan aşağı yukarı 500 yıl sonra- onlardan habersiz olarak- benzer bir hayali romanlaştırdığımı görerek şaşırdım. Sözünü ettiğim roman 2011 yılında yazdığım Tarihin Çarmıhında „Güneş Ülkesi“ romanı, kurgulanan ülke ise Şengal idi.
İnsanlık semasında bir yıldız gibi parlayan o mutlu ülkeyi, Şengal’i romanda yazarken, E’zidilerin aziz toprağı şimdiki Şengal’in üç yıl sonra IŞİD çetelerinin canavarca saldırısına uğrayacağına nereden bilebilirdim ki.
Benim kurguladığım Şengal’de karakollarla mahkemelerin yerinde yeller esiyor. Ordu, polis teşkilatı, savaş uçakları, tanklar ve silahlar yok. Generaller ve polis müdürleri çoktan emekli edilmiş. Ordu ve polis örgütü ömrünü tamamladıktan sonra silahlarını törenle imha etmişler. Şengal halkı bir ilke imza atarak, uğrunda nice bedeller ödediği bayraklarının müzeye kaldırılmasına karar vermiş. Bu mutlu ülke öyle bir gelişmişlik düzeyine ulaşmış ki, halk şimdi artık gereksiz hale geldiğini ve yaşlandığını düşündüğü devletin varlığına son verip vermemeyi tartışıyor.
Şengal yeryüzünde dilencisi olmayan tek ülkedir. Cadde ve sokaklarında yürüdüğünüzde mutlu bakışlarla kucaklandığınızı ve içinizin aydınlandığını hissedersiniz. Başka ülke insanlarını kemirip duran geçim derdine ve gelecek endişesinin zerresine rastlayamazsınız. Gençler yoksulluğun azgın boyunduruğu ile hiç tanışmamışlar. Halkın para biriktirmek ve mülk edinmek gibi bir derdi yoktur. Zengin olmak için didinmek ömrü tüketen nafile bir çaba ve akılsızca bir çırpınış olarak görülür ve horlanır. Yeni kuşak gençler paranın ne olduğunu bilmiyor. Herkes kendisini başkasının yararından ve mutluluğundan sorumlu görür. Bu bir zorunluluk değil bir hayat felsefesidir. Yalan söylemek en ağır ahlaki zaaflardan biri olarak kabul edilir. Irkçılık, dil ve din ayrımı yapmak çok sert tepkiler görür ve aşağılanır. Statü düşkünlüğü, lüks, gösteriş, hırs ve kıskançlık gibi zaaflar hastalıklı bir ruh hali ve kişinin kendine olan güvensizliği olarak değerlendirilir. Şengal’de her insan bebeklikten yaşlılığa kadar toplumun gözetim ve bakımı altındadır. Bu bir lütuf değil toplumun borcu, bireyin ise hakkıdır.
Platon, More ve Campanella’nın eserlerinden farklı olarak bir de, tarihin azgın fetihçisi Narlapsal’ın işgal edip sömürgeleştirdiği Şengal’ın nasıl özgürleştiği ve nasıl yıldız bir ülke haline geldiği de romanda kurgulanmış.
Bu ölümsüz düşünce şövalyelerinin mirasını devralmak, onlarla yol arkadaşı olmak ve aynı düşü değişik bir kurguyla yazmak göğsümü kabarttı. Ancak ne kadar gururlandıysam, insanlık için o kadar da üzüldüm. Çünkü altın değerindeki o eserlerin üzerinden asırlar geçtiği halde insanlık verdiği onca mücadeleye ve bedele rağmen ne hazindir ki, o hayalini hâlâ gerçekleştirebilmiş değil. IŞİD’in Şengal ve Kobané’de giriştiği kanlı barbarlık insanlığın o mutlu rüyanın daha çok uzağında durduğunu gösteriyor.
Benim 500 yıl sonra o hiç solmayan düşü, Şengal üzerinden yazmış olmam geç kalmış insanlık için bir talihsizliktir. Dilerim ki beş yüz yıl sonra başka biri, Ütopya, Güneş Ülkesi ve Şengal gibi masalımsı ülkeleri yazmaya gerek görmez. Zorbalar yeryüzünden silinir ve insanlık o binlerce yıllık düş gerçekleşmiş olur.
Mazlumlar ve hakları çiğnenenler kenetlenip zorbaları ve soyguncuları tarihin çöplüğüne gömmedikçe bu kor hasret yürekleri daha asırlarca yakmaya devam edecek. Görev yine biz mazlum ve mağdurlara düşüyor.
•Pirtûk û Weje: Kürt öykücülüğü denilince aklınıza ilk ne geliyor? 
Kürt romancılığı için söylediklerim Kürt öykücülüğü için de geçerlidir. Bir cümleyle söylemek gerekirse, Kürt romancılığı ve öykücülüğü yeni yeni ayağa kalkıyor.
•Pirtûk û Weje: Kürt edebiyatının handikapları? 
Kürt edebiyatı ne yazık ki Kürt siyasetinde etkili olan bir kesimin gölgesinde kaldı. Bu kesimle içli dışlı olmayan edebiyatçıların eserleri onlara bağlı medyada yer bulamıyor. Edebiyat siyasetin etkisine girince de kısırlaşıp slogancı bir hal alıyor. Edebiyatın bir de basım ve yayın gibi sorunları da var. Bu da Kürt edebiyatçılar için bir handikaptır. 
•Pirtûk û Weje: Kürt edebiyatında eleştiri nasıl olmalı? 
Bence Kürt edebiyatında eleştiri çok dürüst, kaygısız ve korkusuz olmalıdır. Yoksa birilerinin borazanı haline gelir ki, o zaman da edebiyat olmaktan çıkıp boş bir metin haline gelir.
•Pirtûk û Weje: Kürt yazarının en büyük sorunu sizce nedir? 
Okur desteği, motivasyon, eserlerinin basım ve yayımı, diyebiliriz.
•Pirtûk û Weje: Yazarlar arasında nasıl bir dayanışma olmalı? 
Bana göre yapacakları şey, her türlü haksızlık ve engele karşı omuz omuza mücadele etmek ve bir aile ruhu yaratmaktır.
•Pirtûk û Weje: Değerli yanıtlarınız için teşekkür ederiz?

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Iraklı Bakan: IŞİD'e para veriyorduk
Iraklı Bakan: IŞİD'e para veriyorduk
BATMAN'ın Kozluk İlçesi'nde ev çöktü: 1 ölü, 6 yaralı
BATMAN'ın Kozluk İlçesi'nde ev çöktü: 1 ölü, 6 yaralı