Advert
Advert
Advert
YEŞİL GÖZLÜ O KIZ ÇOCUĞU
Mahmut Alınak

YEŞİL GÖZLÜ O KIZ ÇOCUĞU

Günleriniz aç, susuz ve çürüyüp kokmaya başlayan cesetler arasında yardım beklemekle geçiyordu. Lav silahlarının öldürücü soluğu bodrumu çepeçevre sarmıştı.
Bir ara dışarıdan bir ses duydun, bir çığlık, bir çocuk ağlaması… Kulaklarının seni yanılttığını düşündün, o can pazarında bir çocuğun sokakta ne işi olabilirdi ki! Tüm dikkatini sesin geldiği tarafa verdin, ses beyninin içinde çınladı, kendini kaybettin, yaralı bacağını arkanda sürükleyerek dışarı fırladın. Dışarısı tozdan boz bulanıktı, kan ve barut kokuyordu. Toplar ortalığı cehenneme çevirmişti.
Bir kız çocuğu bodrumdan birkaç metre ileride canhıraş ağlıyordu. Onunla göz göze geldin, çocuk haykırışlar arasında sana doğru titrek bir iki adım attı, kulağının dibinde patlayan topları düşünmeden çocuğa doğru atıldın; yaralı bacağını unutmuştun.
Çocuk sekiz dokuz yaşlarındaydı; kimdi, oraya nasıl gelmişti, annesi babası neredeydi, bilmiyordun! Açlık ve susuzluktan bir deri bir kemik kalmıştı, boynunu saran kolları kurumuş iki dal parçası gibi incecikti, göğsünde onun dışarı fırlayan kaburga kemiklerini hissediyordun.
Saçları kirden keçeleşmişti, yüzü kapkara bir kir tabakası ile kaplanmıştı, sadece yeşil gözleri seçilebiliyordu. Üstündeki kazak ve pantolon kurumuş kan ve kirden rengini kaybetmişti, kapkara bir kir tabakasıyla kaplı olan ayakları çıplaktı.
Seni babası sanıyordu, çöp gibi incelmiş kollarıyla senin boynuna sarılmış, “Baba… Baba…”diye çığlık çığlığa bağırıyordu.
Bodruma girince onu kucağından indirmek istedin, ancak, “Baba… baba beni bırakma!” diye sana yalvardı. Sen ne yapacağını şaşırmıştın.
Mehmud Duymak oturduğu duvar dibinde sürüklenerek yanınıza geldi ve çocuğu kucağına almak istedi, ancak çocuk avazlar arasında senin göğsüne yapıştı. Sen çocuğun kemikleri dışarı fırlamış sırtını okşayarak, “Korkma, bak kurtuldun, artık kimse sana bir şey yapamaz,” diyerek, yatıştırmaya çalıştın, ancak çocuk seni duymuyordu, iç çeke çeke ağlamaya devam etti.
Mehmud Duymak kana bulanan ellerine dehşetle bakıp, “Çocuk yaralı,” dedi. Sen elindeki sıcaklığı ancak o sırada fark ettin. Çocuk omzundan yaralanmıştı ve yarasından kan akıyordu. Sen başını telaşla geri çekip çocuğun yüzüne baktın, sadece korkuyla büyümüş gözlerini gördün, kuruyan dudakları bir güz yaprağı gibi çatlayıp buruşmuştu.
Mehmud Duymak kan kaybını durdurmak için bir yastıktan çıkardığı bir avuç pamuğu çocuğun yarasının üstüne bastırdı ve çocuğun bağırtıları arasında yarayı kirli bir bezle sardı.
Asya Yüksel de elinde ıslak bir bezle yanınıza gelmişti. Çocuğun kuruyan dudaklarını bu bezle ıslattı, çocuk dudaklarında suyun ıslaklığını hissedince, ağlamayı kesip, “Su, su…”diye inleyerek, ıslak bezi delice yalamaya başladı. Mehmud Duymak gidip yarısına kadar su dolu olan maşrapayı getirdi, Asya Yüksel bezi suya batırarak çocuğun ağzına birkaç damla su damlattı. Çocuk suya doğru atıldı, ancak Asya Yüksel maşrapayı gözyaşları arasında geri çekti.
Bodrumda sadece yarım maşrapa suyunuz kalmıştı, hepiniz susuzluktan kavruluyordunuz.
Sen, Asya Yüksel ve Mehmud Duymak, o bezi aralıklarla maşrapadaki suya hafifçe batırarak ağır yaralıların dudaklarını ıslatıyordunuz.
Günde iki üç kişi kan kaybından ve susuzluktan ölüyordu.
Çocuğa adını, anne ve babasını sordun, ama sana cevap vermedi, bilincini yitirmişti; sana, “Baba beni bırakma,” diye yalvarıp duruyordu.
O gün Faysal Sarıyıldız’la telefonda konuştun.
"Yanımızda bir kız çocuğu var,” dedin. “Çocuk susuzluk ve kan kaybından bilincini yitirmiş, elimden tutup, 'Baba beni bırakma,' diyor. Keşke ölseydim de bunları görmeseydim."
Aranıza kahırlı bir sessizlik girmişti.
Panzerlerin palet sesleri adım adım yaklaşıyordu.
( MEHMET TUNÇ VE BÊKES kitabından bir bölüm)
Günleriniz aç, susuz ve çürüyüp kokmaya başlayan cesetler arasında yardım beklemekle geçiyordu. Lav silahlarının öldürücü soluğu bodrumu çepeçevre sarmıştı.
Bir ara dışarıdan bir ses duydun, bir çığlık, bir çocuk ağlaması… Kulaklarının seni yanılttığını düşündün, o can pazarında bir çocuğun sokakta ne işi olabilirdi ki! Tüm dikkatini sesin geldiği tarafa verdin, ses beyninin içinde çınladı, kendini kaybettin, yaralı bacağını arkanda sürükleyerek dışarı fırladın. Dışarısı tozdan boz bulanıktı, kan ve barut kokuyordu. Toplar ortalığı cehenneme çevirmişti.
Bir kız çocuğu bodrumdan birkaç metre ileride canhıraş ağlıyordu. Onunla göz göze geldin, çocuk haykırışlar arasında sana doğru titrek bir iki adım attı, kulağının dibinde patlayan topları düşünmeden çocuğa doğru atıldın; yaralı bacağını unutmuştun.
Çocuk sekiz dokuz yaşlarındaydı; kimdi, oraya nasıl gelmişti, annesi babası neredeydi, bilmiyordun! Açlık ve susuzluktan bir deri bir kemik kalmıştı, boynunu saran kolları kurumuş iki dal parçası gibi incecikti, göğsünde onun dışarı fırlayan kaburga kemiklerini hissediyordun.
Saçları kirden keçeleşmişti, yüzü kapkara bir kir tabakası ile kaplanmıştı, sadece yeşil gözleri seçilebiliyordu. Üstündeki kazak ve pantolon kurumuş kan ve kirden rengini kaybetmişti, kapkara bir kir tabakasıyla kaplı olan ayakları çıplaktı.
Seni babası sanıyordu, çöp gibi incelmiş kollarıyla senin boynuna sarılmış, “Baba… Baba…”diye çığlık çığlığa bağırıyordu.
Bodruma girince onu kucağından indirmek istedin, ancak, “Baba… baba beni bırakma!” diye sana yalvardı. Sen ne yapacağını şaşırmıştın.
Mehmud Duymak oturduğu duvar dibinde sürüklenerek yanınıza geldi ve çocuğu kucağına almak istedi, ancak çocuk avazlar arasında senin göğsüne yapıştı. Sen çocuğun kemikleri dışarı fırlamış sırtını okşayarak, “Korkma, bak kurtuldun, artık kimse sana bir şey yapamaz,” diyerek, yatıştırmaya çalıştın, ancak çocuk seni duymuyordu, iç çeke çeke ağlamaya devam etti.
Mehmud Duymak kana bulanan ellerine dehşetle bakıp, “Çocuk yaralı,” dedi. Sen elindeki sıcaklığı ancak o sırada fark ettin. Çocuk omzundan yaralanmıştı ve yarasından kan akıyordu. Sen başını telaşla geri çekip çocuğun yüzüne baktın, sadece korkuyla büyümüş gözlerini gördün, kuruyan dudakları bir güz yaprağı gibi çatlayıp buruşmuştu.
Mehmud Duymak kan kaybını durdurmak için bir yastıktan çıkardığı bir avuç pamuğu çocuğun yarasının üstüne bastırdı ve çocuğun bağırtıları arasında yarayı kirli bir bezle sardı.
Asya Yüksel de elinde ıslak bir bezle yanınıza gelmişti. Çocuğun kuruyan dudaklarını bu bezle ıslattı, çocuk dudaklarında suyun ıslaklığını hissedince, ağlamayı kesip, “Su, su…”diye inleyerek, ıslak bezi delice yalamaya başladı. Mehmud Duymak gidip yarısına kadar su dolu olan maşrapayı getirdi, Asya Yüksel bezi suya batırarak çocuğun ağzına birkaç damla su damlattı. Çocuk suya doğru atıldı, ancak Asya Yüksel maşrapayı gözyaşları arasında geri çekti.
Bodrumda sadece yarım maşrapa suyunuz kalmıştı, hepiniz susuzluktan kavruluyordunuz.
Sen, Asya Yüksel ve Mehmud Duymak, o bezi aralıklarla maşrapadaki suya hafifçe batırarak ağır yaralıların dudaklarını ıslatıyordunuz.
Günde iki üç kişi kan kaybından ve susuzluktan ölüyordu.
Çocuğa adını, anne ve babasını sordun, ama sana cevap vermedi, bilincini yitirmişti; sana, “Baba beni bırakma,” diye yalvarıp duruyordu.
O gün Faysal Sarıyıldız’la telefonda konuştun.
"Yanımızda bir kız çocuğu var,” dedin. “Çocuk susuzluk ve kan kaybından bilincini yitirmiş, elimden tutup, 'Baba beni bırakma,' diyor. Keşke ölseydim de bunları görmeseydim."
Aranıza kahırlı bir sessizlik girmişti.
Panzerlerin palet sesleri adım adım yaklaşıyordu.
( MEHMET TUNÇ VE BÊKES kitabından bir bölüm)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İstanbul Beşiktaş'ta bıçaklı kavga 1 ölü
İstanbul Beşiktaş'ta bıçaklı kavga 1 ölü
Konya’da Direksiyon başında, yarı çıplak halde ölü bulundu
Konya’da Direksiyon başında, yarı çıplak halde ölü bulundu