İbrahim Uygur
İbrahim Uygur
Giriş Tarihi : 06-05-2018 16:15

Bugün 5 Mayıs, Marks 200 yıl önce bugün doğmuş.

Marks’ın Doğumunun 200. Yılında Marksizm’in Evrimi Üzerine

Bugün 5 Mayıs, Marks 200 yıl önce bugün doğmuş.

Muhtemelen her yerde Marks’ın hayatı üzerine yazılar çıkacak; Marksizm’in yaşadığı ölmediği söylenecek. Ama bu Marksizm’in yaşadığını söyleyen anmalar, sempozyumlar, yazılar vs. Marks’ın öldüğü yargısının fiili birer kanıtı gibi olacak. Bir ritüel, bilinenlerin tekrarı, Marksizm’i geliştirmeyen dogmatik metinler ve sözler olmaktan öteye gidemeyecekler.

Biz ise bu kısa yazıda, ritüelleşmiş, dogmatik Marks anmalarından farklı olarak Marksizm’in evrimini kısaca ele alıp, onun gerçekten yaşadığının kanıtını sunalım.

Ama önce Marksizm nedir sorusuna doğru bir cevap verelim. Çünkü Marksizm bizzat Marksizm’in ne olduğuna ilişkin tanımlarla daha doğmadan öldürülmektedir.

Marksizm’i kimi bir “dünya görüşü”, kimi bir “ekonomi politik öğretisi”, kimisi bir “felsefe”, kimisi bir “ideoloji”, kimisi sosyolojiler içinde “ekonomiye ağırlık veren bir sosyoloji ekolü” olarak tanımlar.

Marksizm bunların hiçbiri değildir.

Marksizm Toplum’un, Toplumun Tarihinin Bilimidir. Biricik “Sosyoloji”dir.

Bunu bizzat kurucuları da fiilen ve sözleriyle böyle tanımlamışlardır.

Marksizm’in kurucuları (Marks-Engels) kendi öğretilerini bir tarih ve toplum teorisi olarak tanımlamışlardı.

Alman İdeolojisi” adlı, teorilerini ilk kez formüle ettikleri ve kendilerini aydınlattıkları için yayınlamayı bile önemsemedikleri ve ölümlerinden çok sonra yayınlanmış eserlerinde, henüz daha cansız ve canlı doğanın bile tarihinin var olduğunun düşünülmediği ve bilinmediği bir zamanda, “bir tek bilim vardır tarih bilimi, o da doğa ve toplum tarihidir” diyorlardı.

Yani cansız doğayı, canlı doğayı ve toplumu açıklayan teorilerin aslında birer tarih teorisi olması gerektiğini zımnen ifade etmiş bulunuyorlar ve bir bakıma üç temel varoluş ve hareket biçimi için, (cansız doğa, canlı doğa (Doğa) ve toplum) bir tür program belirlemiş oluyorlardı.

Biyoloji ve fizik (Paleontoloji ve Astronomi) sırasıyla sonraki dönemde, Marks-Engels’in bu belirlemesini bilmeden, bilinçsizce, onların tanımladığı bu programı başarıyla gerçekleştirdiler.

Bugün fizik, evrenin tarihi ile fizik doğayı açıklayabiliyor. Fizik fiilen cansız doğanın tarihi olmuştur.

Biyoloji Darwin ile birlikte canlıların bir tarihi olduğunu keşfetti Marks-Engels’ten epey sonra ama onlar henüz yaşarken. Biyoloji ve paleontoloji de birer tarih bilimidir artık.

Her iki bilim de bu alanda büyük aşamalar kat ettiler.

Marks-Engels, kendilerine toplumun tarihini görev olarak belirlemişlerdi.

Hayatları boyunca bilimsel çalışmalarının merkezinde bu görev oldu.

Engels, Marks’ın mezarı başında yaptığı konuşmada, bunu açıkça belirtti. Darwin nasıl organik alemin hareket (evrim) yasalarını bulduysa Marks da Toplumun tarihinin yasalarını buldu diye onun katkısını tanımladı.

O halde fizik nasıl cansız varlığın, biyoloji nasıl canlı varlığın tarihinin bilimiyse biricik sosyoloji olan ve bu sosyolojinin kod adı olan Marksizm de toplumun tarihinin bilimidir.

Bütün diğer sosyolojiler aslında Marksizm karşısında var olan düzeni yeniden üretmeye yarayan bilim dışı ideolojilerdir.

Marksizm bir felsefe değildir, bir ekonomi politik öğretisi değildir, bir politika teorisi değildir. Bu bilimin kurucuları, Felsefeden Sosyolojiye doğru bir evrim geçirdiler ve toplumun tarihinin teorisini kurarken de Alman İdeolojisi’nde Felsefe’nin ölümünü ilan ettiler.

Ekonomi politik ise, sadece toplumun tarihinde meta üretiminin egemen olduğu bir dönemin özgül yasalarını anlamak, modern toplum da (Kapitalizm) biher şeyin metalaştığı bir toplum olduğu için bir uğraktır sadece.   Ve modern topluma ilişkin bu görevi yapar yapmaz tekrar tarihe döndüler. Marks ömrünün son yıllarında bütün dikkatini tarihe ve özellikle “ilkel” toplumlara yöneltmişti. Engels’in Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni, Marks’ın bu çalışmalarına dayanarak bir vasiyetin yerine getirilmesiydi.

*

Toplum bilimi, doğa bilimlerinden farklı olarak, daha doğarken bir tarih bilimi olarak doğdu. Yani doğa bilimlerinin esas olarak yirminci yüzyılda ulaştıkları nokta, aslında bu toplum biliminin hareket noktasıydı. Bu bakımdan Marksizm 19. Yüzyılda doğmuş, bir 20. yüzyıl bilimidir denilebilir.

Toplumun tarihine bakınca ne gördüler?

Evrende nasıl dört temel kuvvet onun evrimini açıklamanın temeliyse, biyolojide nasıl Darwin’in formüle ettiği yasalar canlıların tarihini ve evrimini anlamının temeliyse, toplumda da üretici güçler, yani insanların yeme, içme, barınma, giyinme gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamak için kullandıkları araçlar, yöntemler ve koşullar toplumların evrimini ve tarihini anlamak için temel önemdeki olgulardı.

Tarihe bu açıdan bakınca, Aydınlanma’nın “klasik antik uygarlık” (Yunan Roma), “karanlık ortaçağ” ve “modern aydınlanma” şeklindeki düz ve doğrusal ve ilerleyen tarih sıralamasını, üretici güçlerdeki değişimle ve buna bağlı olarak üretim ilişkilerini tanımlayan kavramlarla açıklamak da mümkün olabiliyordu.

Böylece Antik uygarlıklar kölecilik, karanlık Ortaçağ feodalizm ve aydınlanma da kapitalizm şeklinde sosyolojik kavramlarla ifade edilebiliyordu.

En kaba ve şematik biçimiyle, kol gücüyle çalışan değirmen kölecilik, yel değirmeni feodalizm, buhar gücüyle çalışan değirmen kapitalizm sıralamasıyla, en azından tarihin genel gidişinin eğilimlerini açıklamak mümkün oluyordu.

(Tabii Marks-Engels sosyalist oldukları için Kapitalizm sonrasına bir öngörü olarak Sosyalizm, daha sonra varlığı öğrenilince uygarlık öncesine de komünü eklemişlerdi. Ama genel şema, Aydınlanma’nın tarihe bakışıydı. Sonra bu tarih değişti, Avrupa’dan dünya tarihine doğru yayıldı bu şemaya sığmaz oldu tarih veya örneğin Ortaçağ’ın “karanlık” olmadığı da görüldü ama bunlar ayrı konular.)

Tarih en azından Avrupa için, bir bütün olarak böyle açıklanabilir olunca, birer eşitlik ve özgürlük savaşçısı da olan Marks-Engels içinde bulundukları kapitalist toplumun daha derin ve ayrıntılı bir analizini yaparak, onun yasalarını bularak ona karşı daha iyi savaşabileceklerinden, içinde yaşadıkları kapitalist toplumu anlamak onun için de onun ekonomi temelini incelemeyi önlerine görev olarak koydular.

Kapitalist toplumun analizinde yoğunlaştıklarında şunu gördüler, evet üretici güçler genel eğilimi belirliyordu ama, üretici güçlerin gelişiminin belli bir aşamasında iş bölümünün ortaya çıkmasından sonra alışveriş başlıyor ve ürünler meta haline geliyorlardı.

İki ürün birbiriyle değiştirildiği anda, yani meta ortaya çıktığı noktada ise, sosyolojinin yasalarından tamamen farklı yasalar, ekonomi politiğin yasaları, değer yasası devreye giriyordu. Yani bu farklı ürünlerin, kullanım değerlerinin değişimini mümkün kılan ortak şeyin ne olduğu sorunu bir cevap arıyordu. Bu onların içindeki emekti. Fizikte nasıl madde yoğunlaşmış enerji ise, meta da yoğunlaşmış emektir.

Metanın (değer yasasının) ortaya çıkışından sonraki toplumun tarihini bu yasalar belirler hale geliyordu.

Klasik uygarlıklarda da meta üretimi vardı ama arızi idi ve Marks’ın deyimiyle, “toplumun mesanelerinde” (gözeneklerinde) var olabiliyordu, kapitalizmde ise her şey, tüm ürünler metalaşıyordu.

O halde metanın, yasaları bize kapitalizmin yasalarını anlamının olanağını verebilirdi.

Ve bu noktada özellikle iki meta, son derece özgül kullanım değerleriyle, olağanüstü bir önem kazanıyordu. Para ve İşgücü. Birinin kullanım değeri bir değişim aracı olması, diğerinin kullanım değeri artı değer üretmesiydi. (İşte o Kapital denen eser bu temel üzerinde ikincil, üçüncül ve daha ayrıntılı süreçleri inceler.)

İşte Marks bu nedenle ömrünün en verimli yıllarını kapitalizmin hareket yasalarını incelemeye, dolayısıyla ekonomi politiğe ayırdı ve yine Engels de hayatının en verimli yıllarını Marks’ın bu çalışmasını yapabilmesi için babasının fabrikasında bir fabrikatör olarak nefret ettiği bir işte ömrünü işkence altında geçirmeye ayırdı. Bu devasa işi ancak bir tek bütün olmuş iki insan başarabilirdi.

Das Kapital bugün içinde yaşadığımız toplumu ve dünyayı anlayabilmek için esas kavramsal temeli sunmaktadır.

Kapitalizm geliştikçe, her şey metalaştıkça Kapital’in tazeliği artmaktadır. Çünkü toplum, Kapital’de ele alınan ilişkilerin egemenliği altına girmektedir.

Çünkü Marks Kapital’de aslında prekapitalist kalıntılardan azade soyutlanmış bir kapitalist toplumun yasalarını ele alır. Kapitalizm prekapitalist ilişkileri ortadan kaldırdıkça, bu yasalar her alana girdikçe toplum, Kapital’in ele aldığı o soyut, saf kapitalist topluma daha bir benzemektedir.

Bu nedenle Marks’ın doğumundan beri 200 yıl geçmesine rağmen Marks’ın eserinin tazeliği sürekli artar. Yaşlandıkça gençleşir.

*

Ancak Marks-Engels’in hayatlarına bakınca, bu görevi ana hatlarıyla tamamladıktan sonra, tekrar tüm toplumların tarihine yöneldiklerini görürüz.

Engels, Marks’ın bu vasiyetini yerine getirmeye çalıştı. Ailenin Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı çalışmasında Marks’ın notlarına dayanarak, kapitalizmin öncesine, özellikle de komünden uygarlığa geçişe, yani tarihe yönelmişti.

Sonraki dönemde Marksistler arasında bu yöndeki çalışmaların, en azından Avrupa’da, bıçakla kesilir gibi kesildiği görülür. Yani sonra gelenler araştırmalara, toplumun tarihin yasalarını incelemeye devam etmemişler, ilk kurucuların söylediklerini tekrarla yetinmişlerdir. Bu noktada bilinen ve yaygın biçimiyle Marksizm durmuş, taşlaşmış, ölmüştür. Marks’ın doğum yılı vesilesiyle yapılacak etkinliklerde ve yazılacak yazılarda anlatılan Marksizm bu ölmüş Marksizm’dir.

Marksizm toplumu açıklar, ama Marksizm’in kendisi de toplumsal bir olgu olduğundan, kendisi de kendisinin konusudur. O halde bilinen biçimiyle Marksizm’in neden böyle donup taşlaştığını açıklayan bir başka Marksizm de olması gerekir. Yoksa, bunu yaratmak gerekir.

Böyle bir, yıkıcı, eleştirel, devrimci, zındık Marksizm vardır. Ne var ki bilinmez. Bilinmemesi onun var olmadığı anlamına gelmez. İşte bunda sonrası bu Marksizm’in evrimidir.

*

Marksizm’in tarihsel kaderi aynı zamanda işçi ve sosyalist hareketin kaderiyle birleşiktir. Toplumun ve sınıf mücadelelerinin tarihi ve kaderi bir bilim olarak Marksizm’in kaderini belirler. Elbet, bu belirleme mekanik ve motomot bir belirleme değildir ve çok karmaşık bir niteliğe sahiptir. Marksizm’in bir görevi de bu karmaşık ilişkiyi açıklamaktır. Neden böyledir? Bunun mekanizmasını değer yayası ile ve sınıf mücadelesi ile yine Marksizm bize göstermiştir.

Modern toplumda fizik ve biyoloji gibi “müspet bilimler” nispi artık değeri arttırmak ile ilgili olduğundan, toplumsal hasıladan önemli bir bölüm, bu bilimlerdeki araştırmalara yöneltilir ve bu bilimler alanında çalışanlar bilim dışı kaygılardan azade olarak araştırmalarını yapabilirler.

Ama Marksizm’de (Toplumun biliminde) durum farklıdır. O üniversiteler Marksizm’i geliştirmek için değil, Marksizm’e karşı savaş için vardırlar. Dolayısıyla Marksizmin var olabileceği, gelişeceği ve öğrenilebileceği bir “ekosistem” yoktur kapitalist toplumda. Böyle bir ekosistemi ancak yükselen işçi ve sosyalist hareket besleyebilir.

Her şeyden öce bu nedenle Marksizm’in (Toplum Bilimin) evrimi başka kuvvetlerin etkisi altındadır, doğa bilimlerinin gelişimini sağlayan kuvvetler Marksizm’in var oluşuna bile karşıdırlar.

Öte yandan Marksizm’in kendisi de bizzat bir sınıf mücadelesi alanıdır. Yani bizzat egemen sınıflar, sendika ve parti ve devlet bürokrasileri, bizzat kendi çıkar ve konumlarını korumak için de “Marksist” olurlar ve onun söylemini bir egemen grubun imtiyazlarını, çıkarlarını ve konumunu korumanın aracına dönüştürebilirler.

Böylece Marksizm’in ne olduğunu anlamak, öğrenmek, kendisini bulmak bile olanaksız hale gelir.

Öte yandan ihtiyaçlar bilimlerin ilerlemesine yüz üniversiteden daha fazla etki yaparlar.

İşte bu nedenle de Marksizm’i öz suyuyla ve eko sistemiyle besleyecek sosyalist hareket veya işçi hareketi Avrupa’daki gibi kapitalist ülkelerle sınırlı olduğunda, Tarih pratik mücadele açısından fazla bir anlam taşımıyordu ve Marksizm’in ilkel, köleci feodal gibi genel açıklamaları, en azından Avrupa için iyi kötü doyurucu bir cevap verir görünüyordu.

Bu nedenle sosyalist teorisyenler, Marksistler tarihe değil, devrimci mücadelenin programatik, stratejik, taktik sorunlarına yoğunlaştılar.

Böylece Marksizm’in gelişmesi Marks-Engels sonrasında adeta dondu denebilir. Biraz Ekonomi Politik alanında çalışmalar görülür (Lenin Emperyalizm, Rosa Sermaye Birikimi vs.). Ama hepsi o kadar.

*

Ancak yirminci yüzyılın başında Ekim evrimi ve bunun Rusya gibi geri bir ülkede gerçekleşip, yayılamaması ve tecrit olması ile birlikte, “tarihin yumağı tersinden çözülmeye” daha doğrusu çözülememeye, kör düğüm olmaya başlar.

Marks, sosyalizm çocuğunun normal bir doğumla geleceğini var sayıyordu haklı olarak. Yani üretici güçlerin en geliştiği yerlerde bir sosyalist devrim olacağı çıkarsamasını yapıyordu. Öğretinin en temel önermesinden çıkan mantıki sonuç buydu.

Ne var ki, her doğum normal doğum olmaz. Normal bir doğumda çocuk başı önde gelir, ama bazen ayakları önde de, yani “ters” de gelebilir.

Geri bir ülkede sosyalist devrim, bir tür ayakları önde gelen bir doğumdu. Bu ayakları önde gelişe rağmen bu çocuğu doğurtmaya cesaret edenler, doğum sürecinin içinde başın öne geçeceğini düşünerek, yani örneğin bir Alman devriminin yardıma geleceğini düşünerek ve bu devrimi tetiklemek, kolaylaştırmak için buna girişmişlerdi.

Ancak, bu ayakları önde gelişin uzaması beklenenin gerçekleşmesini engelledi ve tam tersi oldu. Komplikasyonlar oldu ve bebek doğamadan öldü. Hatta ileri ülkelerde olabilecek doğumları bile engeller oldu.

Sosyalizm bebeğinin ölmesi, yani 1920lerde Sovyetler birliğine bir bürokratik kastın egemen olması tarihin önceden öngörülmemiş bir yola girmesine yol açtı. Bu farkı şöyle daha iyi anlayabiliriz.

Eğer Rus devrimi bir Alman devrimi ile desteklenebilseydi. Avrupa ve ABD kısa zamanda sosyalist olurlar ve biz bugün dünyada yaşadığımız problemlerden tamamen farklı sorunları yaşıyor olabilirdik.

İşte Tarihin bu kör düğüm oluşu ile Marksizm’in evrimi bir bütündür. Marksizm’in kaderi ancak bu kör düğümü anlamak ve açıklamakla mümkün olabilir. Marksizm bu kör düğümü açıkladığında kendi kaderini de açıklar ve değiştirme, yani bu kör düğümü çözme olanağı bulur.

Tarihin bu kör düğüme dönüşünü, Rusya’daki karşı devrimi açıklayan teoriyi (Lenin’in de başlangıçta, hatta Troçki’den önce  önemli ve değerli dikkati çekişleri olmakla birlikte) esas olarak Troçki geliştirdi.

Kapitalizme sonra giren ülkelerin önceki aşamaları yaşamadan veya minyatür ölçülerde yaşayarak en son teknik düzeyden bu gidişe girmeleri nedeniyle, burjuvazinin kronik korkaklığının, böyle devasa bir sanayi proletaryası şeklinde doğan güçlü işçi sınıfı karşısında iyice depreşmesiyle demokrasi mücadelesinin öncüsü olarak işçileri öne çıkıyordu.

Bu da işçileri öncüsü oldukları devrimde, burjuvazinin sabotaj ve direnişine karşı ister istemez bir takım sosyalist tedbirler almaya zorluyordu. Böylece henüz sosyalizm için olgunlaşmamış bir toplum sosyalist bir devrim yapmak zorunda kalıyordu. Engels’in çok önceden bir uyarı olarak formüle ettiği teoremi, bir devrimci için en kötü şeyin, tarihsel koşullar oluşmadan iktidara gelmek olduğu, bu durumda reddettiği her şeyi yapmak zorunda olacağı yönündeki önermesindeki koşullar ortaya çıkıyordu.

Bu tehlikenin bilincinde olan Lenin, Troçki gibi teorisyenler, bu koşullara işçilerin egemenliği altında varılabileceğini düşündüler. En azından bu denenebilirdi, en azından zaman kazanılabilir ve ileri ülkelerdeki devrimler gelinceye kadar ayakta kalınabilirdi.

Bir tür tarihsel deney yapıyorlardı.

Lenin son yazılarında, Troçki gündelik hayatın sorunları üzerine yazdığı yazılarda hep bu sorunla boğuşuyorlardı.

Ama karşı devrim, bir devrimci kabarıştan çok daha hızlı başarıya ulaştı. Lenin’in ölümü bile bu karşı devrimin bu hızlı başarısının sonucuydu belki de.

Umut bağlanan ileri ülkelerdeki işçi hareketinin bürokratikleşmesi, sömürgelerden gelen artı karlar vs. oralarda devrimin gerçekleşmesini engelleyince, Rus devrimi tecrit oldu, bu da zaten bir köylü ülkesi olan Rusya’da “çarlıktan alınmış devlet cihazına biraz sovyet cilası sürülmüş devletin” (Lenin) tekrar gücü ele geçirmesine yol açıyordu.

Evet Lenin ve Troçki’lerin deneyi tersinden, bir bürokratik kastın egemenliği altında modernleşmeye geçiş olarak “doğrulandı”. Köylü Rusya sosyalist ve demokratik bir biçimde değil, klasik bir kapitalist birikim yolundan da değil, bir bürokratik kastın egemenliği altında sanayileşti. Bu sanayileşme yolunun adı da “tek ülkede sosyalizm” veya “gerçekte var olan sosyalizm” gibi bir oksimoron oldu.

Tüm bu gidiş, bizzat yine Marks’ın Alman İdeolojisi’nde belirttiğini doğrulamış oluyordu. Yani Marksizm kendi yenilgisiyle kandini doğruluyor ve bunu öngörmüş oluyordu: hukuk hiçbir zaman ekonomiden üstün olamazdı. Yoksulluk temelinde sosyalizm olamazdı, oldurmaya kalkılırsa bütün eski pislikler yine egemen olurdu.

Böylece Marksizm kendi kaderini de açıklayacak kavramsal araçları bulunduğunu, hatta bunları öngördüğünü gösteriyor ve Soyyet bürokrasisinin ve karşı devrimin başarısının açıklamasını yapabiliyordu.

*

Ama kapitalizm yayılmasını sürdürüyordu. Bu sefer sosyalist hareket ve işçi hareket eski bakış açısıyla ve normal bir doğum olması halinde kurtarılmış olacak geri ülkelere yayılmıştı, Kurtuluş savaşları başlamıştı.

Şimdi onları kurtaracak olanlar onların kendisin kurtarmasını bekler olmuşlardı.

Öte yandan “ileri bir ülke geri bir ülkeye geleceğini” (Marks) göstermiyordu artık, “az gelişmenin gelişmesi” ortaya çıkmıştı. “Geç gelmenin faziletleri değil, geç kalmanın reziletleri” damgasını vuruyordu bu kapitalizme geç giren ülkelere.

Ve bu geri ülkeler, genellikle kapitalizm öncesinin büyük uygarlık beşikleriydi. Çin, Hint, İran, Ortadoğu ve Akdeniz.

Tarihin bu tür bir gelişimi sonucu Türkiye’de Kıvılcımlı gibi bir teorisyen bu sorunları açıklamak için bu eski uygarlık beşiklerinin neden şimdi geri yeni ve yarı sömürgeler oldukları sorusuyla yüzleşti ve bu sorunun cevabını aramak için Antik tarihe yöneldi ve antik tarihteki devrimleri de anlamak için de uygarlık öncesi toplumların tarihine ve bunların karşılıklı ilişkilerine yöneldi.

Yani Marksizm’in evrimi Marks-Engels’in bıraktığı (ve sonraki Marksistlerce büyük bir ara verilmiş) noktaya yeniden dönüyordu.

Kıvılcımlı, bir bakıma Marks-Engels’in vasiyetini kaldıkları yerden devam ederek yerine getirmeye çalışıyordu.

Tabii bu arada tarih alanında yepyeni bilgiler de birikmişti. Tarih, Eski Yunan ve Roma’dan binlerce yıl öncesine, ta Sümerlere uzanmıştı.

Ayrıca Çin, Hint, İran gibi eski uygarlık beşiklerinin tarihleri ve toplumsal yapılarıyla ilgili de oryantalistlerin yazdıklarını aşan bilgiler birikmişti.

İşte bu temel üzerinde Kıvılcımlı da bu tarihin yasalarına yöneldi. Bu tarihte elbet meta üretimi ticaret yollarını, ticaret yolları antik tarihte genel gidiş eğilimini belirliyordu ama bu tarihte meta üretimi ve ilişkileri sınırıydı. Sömürü esas olarak, ekonomi dışı cebir ile devlet tarafından yapılıyordu.

Ve böylece Kıvılcımlı da, Rusya’daki karşı devrimi açıklamaya çalışan ve Devlet ve Bürokrasi ile karşılaşan Troçki’den bağımsızca, kapitalizm öncesi tarihi incelerken Devlet sorunu ile karşılaşıyordu.

Tarihin böyle bir gidişi ve bu gidiş sonucu sosyalist hareketin geri ülkelere kaymasının ortaya çıkardığı ihtiyaçlar Marksizm’i Devlet sorunuyla yüz yüze getiriyor ve iki büyük teorisyen birbirinden bağımsızca, aynı sorunla tarihin başka bağlamlarında karşılaşıp benzeri sonuçlara birbirinden habersizce ulaşıyorlardı.

Ne var ki, devlet sorunu belli bir tıkanıklığı aşamadı. Devlet cihazının bürokratikliği ve güçlülüğü problematiği dışına, yani Marks’ın Paris Komünü ve Lenin’in Devlet ve İhtilali’nin kavramsal çerçevesi dışına çıkamadı ve daha derinleşemedi.

Çünkü sınıflar ve sınıf mücadelesi paradigması doğrudan doğruya meta üretimine bağlı olarak ele alındığından bu konuyu ele alıp açıklayacak kavramsal araçlar geliştirilemedi.

*

Marksizm’e göre, devlet her şeyden önce “bir üstyapı kurumu” idi.

Ne var ki, Marksizm ise bir üstyapılar teorisinden yoksundu.

Kurucuların böyle bir zamanı olmamıştı sonra gelenler de bu alanda fazla bir şeyler yapamamışlardı. Politik mücadele gereklerinin tüm enerjiyi ve en iyi beyinleri yutması da buna pek fazla bir olanak bırakmıyordu.

Ama Stalinizmin yükselişi ve Avrupa’daki faşizm, ister istemez, Alman burjuvazisinin güçsüzlüğünün ona müzik ve felsefe gibi keşfi zor biçimler içinde kendi programını ifade etmesine ve bu nedenle devasa Alman felsefe ve müzik geleneğinin gelişmesine yol açması gibi, kıta Avrupası’nda genellikle işçi hareketine Stalinist partiler veya reformist partiler egemen olduğundan, en iyi kafaların anlaşması en zor felsefe, metodoloji, estetik, edebiyat, müzik, sinema, resim gibi alanlara yoğunlaşmasına yol açtı ve epey bir birikim yapıldı.

Yani üstyapı alanında bir genel teori yoktu ama onun çeşitli bölümlerine ilişkin derinleşen çalışmalar ve bir birikim ortaya çıktı.

Böylece Marksizm’in evrimi, Kıvılcımlı ve Troçki’de Marks’ın evriminin devamı gibi bir yol izlerken, Batı Marksizmi’nde ve daha özel olarak “Eleştirel Teori”de sosyolojiden felsefe ve metodolojiye doğru tersine bir evrim geçirir oldu.

Öte yandan kapitalizm yayılmaya, değişmeye ve gelişmeye de devam ettiğinden yeni olguları Kapital’deki kavramlara dayanarak ve onları geliştirerek açıklama gibi bir görev de vardı. Buna soyunanlar da oldu ve Troçkist gelenekten Ernest Mandel Geç Kapitalizm gibi çalışmalarıyla bu alanda önemli katkılar yaptı.

Böylece Marksizmin doğuşunda dayandığı üç kaynak Marksizm içinde üç farklı ve birbirinden ayrı vadilerde üç damar olarak kendi evrildiler. Alman Felsefesi Batı Marksizmi geleneğine, İngiliz Ekonomi politiği Troçkist geleneğe, Fransız tarihçiliği Kıvılcımlı’ya karşılık düştü.

 

 

İşte 1968 yükselişi olduğunda Marksizm’in durumu aşağı yukarı böyleydi.

Marksizmin evrimi birbirinden bağımsız ve habersiz kanallarda farklı ihtiyaçlara ve koşullara bağlı olarak sürüyordu, kısmi ilerlemeler vardı ama genel bir teorik bütün, tüm bu katkıların bir araya getirilip iç tutarlılığı olan kavramlarla sistemleştirilmesi yoktu.

 

Marksizm’i iyi kötü geliştirmiş veya geliştirmeye çalışmış bu damarlar birbirinden de pek haberdar değildiler.

*

Bu farklı kanallarda akan evrimi bir ortak bütünsel teori halinde toparlama gibi bir görevi bu satırların yazarı seksenlerin ortalarında kendi çalışmalarının hedefi olarak tanımladı.

 

Biz aslında birikimsiz, taşralı, bir dil bile bilmeyen, gerekli kültürel alt plandan yoksun ve sıradan bir Marksist militandık.

 

Ama tek bir şansımız olmuştu. Bu üç farklı geleneği de bilen belki de tek kişiydik.

On yıllık hapislik bize Marksizmi derinliğine etüt etmek için belli bir zaman ve imkan sağlamıştı. Marksizm’in suyunu kaynağından içmiştik ve Kıvılcımlı gibi bir devin omuzlarında duruyorduk. Kıvılcımlı’nın sınırlarına varınca, Troçki’nin ve Mandel’in omuzlarında durmuştuk. Avrupa’ya çıkınca da “Eleştirel Teori”yi daha yakından tanıma olanağı bulmuştuk.

 

Bu üç geleneğin birbirini tamamladığını seziyor bu geleneklerin katkılarını bir tek bütünsel teorik sistemde birleştirme gibi bir görevi önümüze koyuyorduk.

 

Ancak bu arada, Marksizm iyice itibarını yitirmiş “Yeni Sosyal Hareketler” ortaya çıkmıştı. Bu hareketler iktisadi ilişkiler içindeki konumlarına göre şekillenmiş insan kitlelerine dayanmıyordu. Bu yepyeni bir olgu idi. Bunu klasik kavram sistemi içinde açıklama gibi bir teorik sorun da ortada duruyordu.

 

Seksenli yıllarda aynı zamanda “Yeni Sosyal Hareketler” de denilen Kadın, Siyah, Barış, Ekoloji, Ulusal Kurtuluş Hareketleri ve bu öznelerin ortaya çıkışı, bu özneler arasındaki ilişkiler, bunların ortaya çıkardığı strateji, taktik, örgütsel sorunlar üzerine yoğunlaştık.

 

Bu soruna “sermayenin gerçek tarihsel hareketi” ve “eklemlenme” veya “simbiyoz ilişkiler” gibi kavramlarla bir açıklama sunduk.

Yani kapitalizmin eski üretim ilişkilerini veya diğer ilişkileri tasfiye etmediği ama aynı zamanda onlarla simbiyoz bir ilişkiye girerek onları yaşattığı ve hatta güçlendirdiği şeklindeki, Mandel ve Kıvılcımlı’ya dayanan bir yaklaşımla bunları açıkladık.

 

Bu tıpkı Biyolojinin canlıları soyutlanmış olarak değil, hayat birlikleri olarak, bir ekosistem olarak tüm canlıların birbiriyle ilişkisi içinde incelemesine benziyordu.

*

Ayrıca bu dönemde bizzat kendimiz bir göçmen olarak siyahlar hareketinde yer aldığımızdan, dünya işçi sınıfının siyah ve beyazlar olarak bölündüğü, beyaz işçilerin aradaki büyük fark ve siyahların çok büyük bir kitle olması nedeniyle yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir dünyayı isteyecek, siyahların ise gerçekleştirecek durumda olmadığı, bunun korkunç bir çıkmaz yarattığı gibi sonuçlara ulaştık ve bu çıkmazdan çıkışı başka bir uygarlık tasavvurunun sağlayabileceğini dolayısıyla başka bir uygarlığı programlaştırmak gerektiği gibi bir sonuca ulaştık.

 

Bunun yanı sıra dünyanın bir tür apartheit sistemi olması ve bu sistemin ulusların ve ulusal devletlerin varlığı ile olağan karşılanması bizi uluslara ve ulusal devletlere karşı bir programın acil bir görev olduğu sonucuna getirmişti.

 

Ayrıca Türkiye’de yükselen ve var olmaya devam eden Kürt hareketine destek, onu inceleme ve onun sınırlılıklarını aşma sorunu da yine bizi uluslar ve ulusçuluk sorunuyla karşı karşıya getiriyordu.

İşte farklı kanallardan (Avrupa’da ırkçılığa, Dünyada Apartheida karşı mücadele, Türkiye’de Kürt hareketini destekleme) ulus ve ulusçuluk sorunuyla karşılaştığımız sırada, yani yine seksenlerde, İngiltere’de uluslar ve ulusçuluk konusunda bir “Kopernik Devrimi” yaşanıyordu. Uluslar olduğu için ulusçular değil, ulusçular olduğu için uluslar vardı.

*

Bu “Kopernik Devrimi”nden oldukça erken bir tarihte, seksenlerin sonuna doğru haberdar oldum ve hemen buradaki devrimci ve patlayıcı özellik dikkatimi çekti.

 

Bu teoriyi geliştirenlerin somut programatik sonuçlara varamadığını, ulusları ve ulusçuluğu hala ulusçuların tanımladığı gibi tanımladıklarını fark ettim ve bundan somut sonuçlar çıkarmaya çalıştım.

Ulusçuluk ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini (Gellner) savunmak olarak tanımlanınca buradan Enternasyonalizmin de aslında ulusçulukla aynı ilkeyi savunduğu ortaya çıkıyordu.

 

Bu aynı zamanda sosyalist hareketin neden hızla ulusal hareketlere, ulusal hareketlerin niye sosyalist hareketlere dönüştüğünü de ve sosyalist hareketler ile ulusal hareketler arasındaki geçişselliği de çok güzel açıklıyordu.

 

Böylece Marksist bir ulus teorisi kurma ve uluslara ve ulusçuluğa karşı bir program geliştirme konusunda bayağı bir ilerleme kat etmiş oluyordum.

 

Uluslar, içinde mücadele edilecek tarafsız ortamlar değil, kendisine karşı mücadele edilmesi gereken yapılardı.

 

Sosyalistlerin uluslara ve ulusçuluğa karşı programı enternasyonalizm değil, ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesine karşı çıkmak, bu bağı koparmak olabilirdi.

 

Türkiye gibi ülkelerde ise, gerici bir ulusçuluğa yani devletin ve ulusun bir dille, dinle, etniyle tanımlanmasına karşı demokratik bir ulus, devlet ve ulusçuluk için mücadele bir başlangıç aşaması olabilirdi.

*

Bu görüşlere ulaşmışken, birdenbire Marksizm’in aslında bir Din Teorisi olmadığını, Dini programatik olarak Aydınlanma gibi kişinin özel sorunu veya epistemolojik bir sorun olarak ele aldığını, sosyolojik olarak ele aldığında ise, sınıf mücadelesi bağlamında bir ideoloji gibi ele aldığını görünce, sınıfsız toplumlarda da din olduğuna göre “din nedir?” sorusuna ulaştım.

 

Ve dinin aslında bütün üstyapı olduğunu, onun somut ifadesi olduğunu, bu analitik kavramın olgusal karşılığı olduğunu, yani toplumun sınırlarını ve tüm ilişkilerini düzenlediğin gördüm.

Bir üstyapı teorisinin olmaması, tam da bir din teorisi olmamasının bir görünümünden başka bir şey değildi.

Ayrıca böylece neden bir ulus teorisi olmadığı da ortaya çıkıyordu. Marksizm, Dinin ne olduğunu anlamadığı için, modern toplumun da bir dini olduğunu görmüyordu.

 

Çünkü bu din, dinin tanımıyla kurulmuş bir dindi. Dini özele ilişkin olarak, politik olmayan olarak tanımlamanın kendisi bir dindi.

 

Bu görülemediği için modern toplumun dini, dolayısıyla dinin sosyolojik olarak ne olduğu anlaşılmıyordu.

Ve bu nedenle Marksizm her ne kadar kapitalizme karşı bir öğreti idiyse de fiiliyatta modern toplumun ilişkilerini ve dinini yaymanın aracı olmak gibi bir tarihsel ve toplumsal işlev görmüştü.

Keza ulusların ve ulusçuluğun modern toplumun dini içinde bir karşı devrim olduğu görülmüyordu.

Özel-Politik ayrımı dini (kapitalizm öncesi toplumun sınır ve ilişkilerini) özele ilişkin, politik olmayan olarak tanımlayarak insanların eşitliğini sağlarken, bu ayrım üzerinde politik olanı ulusal olanla tanımlamak bir karşı devrim, Aydınlanmaya karşı ulusçu karşı devrim oluyordu.

 

 

Ayrıca bu karşı devrim içinde ikinci bir karşı devrim daha gerçekleşmişti ve bu ikinci karşı devrimle ulusal olan sadece lokal veya territoryal olarak değil, dil, din, tarih, etni, soy vs. ile tanımlanıyordu.

Politik olan aynı zamanda devlete ilişkin olan demekti.

 

 

Devlet sorunu üzerine Kıvılcımlı ve Troçki yoğunlaşmalarının pratik ve politik bir sonucu olmamasının, sadece devletin bürokratik karakteri üzerine yoğunlaşmalarının eksikliği de ortaya çıkmış oluyordu.

Modern devlet otomatik olarak ulusal bir devletti ve dolayısıyla karşı devrimci idi.

Ulusa karşı savaş ulusal devlete karşı savaş olmalıydı. Ya da devlete karşı savaş ulusa karşı savaş olmalıydı.

 

 

Marksistler ise, ulusa değil, ulusçuluğa karşı olduklarını, yani enternasyonalist olduklarını  söylemişlerdi, ama ulusçuluk tanımları  aslında ulusçuların ulusçuluk tanımları idi. Dolayısıyla ulusçuluk ve ulular, sözde ulusçuluk karşıtı enternasyonalist bir söylem içinde yayılmış ve kurulmuştu, yaygın Marksizm bu yayılışın basit bir aracı olması da açığa kavuşuyordu. Enternasyonalizmin aslında ulusçulukla aynı ulusçuluk tanımı ve anlayışında olması ile bu paradoks gibi görünen ulusları ulusçuluğa karşı olan enternasyonalistlerin yayması ve kurması olgusunu da açıklıyordu.

 

Troçki ve Kıvılcımlı’da eksik olan bu yaklaşımdı, yani nesnel olarak ulusçuydular ve ulusa karşı savaş diye bir sorunları hiç olmamıştı. Devlet konusunda tıkanmaları tam da bu noktada gerçekleşmişti. Marks da Paris Komünü’nü inceler ve Proletarya Diktatörlüğünü tanımlarken tam bu noktada tıkanmıştı.
Marks’ın dediği gibi nasıl ezilenler bu bürokratik mekanizmayı sınıfsız toplum giderken kullanamazlarsa, onun ulusal niteliğini ve ulusları da kullanamazdı.

 

 

Çünkü ulus politik (yani Devlete ilişkin) bir “ceamat idi.

Böylece tekrar şu sonuca ulaşılıyordu: dünya devrimi için savaş, sosyalizm için savaş, demokrasi savaş, ulusun içinde değil, ulusa karşı bir savaş olmalıydı.

 

 

Türkiye gibi ülkelerdeki demokratik bir ulus ve devlet için savaş da gerici ulusa karşı, yani ulusun (yani politik olanın, politik birimlerin belirlenmesinin) bir dille, dinle, bir tarihle belirlenmesine karşı bir savaş olmalıydı.

Bu sonuç ise önceki bütün program, strateji ve taktiklerin değişmesi gerektiğini gösteriyordu.

*

Böylece Marksizm’in hem üstyapılar teorisinin temellerini atmış genel kavramsal çerçeveyi kurmuş hem de gerek modern gerek antik tarihi anlayacak bir yaklaşıma ulaşmış; hem Dünya çapında mücadele, hem de Türkiye çapında mücadele için bu en gelişmiş teoriye dayanan programatik, stratejik, taktik örgütsel sorunları ana hatlarıyla çözmüş bulunuyordum.

 

 

Dünya çapında program uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadele, ulusal olanın politik olanla çakışması ilkesine karşı savaş, nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olanın da tıpkı aydınlanmanın dinler karşısında yaptığı gibi, özele ilişkin olması

 

 

Bu sonuç aynı zamanda farklı bir uygarlığı programlaştırma sorununu da çözüyordu.

Türkiye veya Ortadoğu veya dünyanın gerici ulusçuluğa göre şekillenmiş bütün geri ve despotik ülkelerinde de ulusal olanın bir dille, dinle, tarihle, soyla, ırkla vs. tanımlanmasına; merkezi ve bürokratik mekanizmalara karşı savaş, yani demokratik bir cumhuriyet acil bir program olarak işe yarayabilirdi.

Ayrıca sürekli devrim perspektifi de bu sefer demokratik ulusçuluktan, uluslara karşı mücadeleye geçiş biçiminde yeniden ortaya çıkmış oluyordu. Ulusun bir dille, dinle, tarihle, soyla, ırkla tanımlanmasına karşı mücadeleden; nasıl tanımlanırsa tanımlansın, tümüyle ulusal olanın politik olanla çakışması ilkesinin reddi ve ulusal olanın kişisel sorun olmasına geçiş, demokratik bir ulus için tutarlı bir mücadele ayakta kalabilmek için uluslara karşı bir mücadeleye dönüşmek zorundaydı.

 

 

Çünkü ulusu bir dille, dinle vs. ile tanımlamak reddedilince bu demokratik ulusun yaşaması için ulusun territoryal olanına da karşı mücadeleye girmesi gerekiyordu ki, gelişmiş kapitalist ülkeleri kuşatabilsin.

 

*

Çalışmalar burada da kalmadı. Marksizm’in Yapı ve Özne çelişkisi diyebileceğimiz iki farklı açıklama ilkesi bulunuyordu.

Tarihi sınıflar ve sınıf mücadelesiyle açıklayan teori ile tarihi üretici güçler, üretim ilişkileri, ekonomik temel ve üstyapı ile açıklayan teori.

Bu iki farklı açıklama ilkesini Marks, devrimci sınıf aynı zamanda en büyük üretici güçtür diyerek Üretici güç ve sınıf ilkesi arasındaki bir özdeşlikle birbirine bağlamayı denemişti.

Kıvılcımlı da Marks’ın izinden giderek, antik tarihte bu sorunu çözmek için, komünün kolektif aksiyon yeteneğini ve geleneği bir üretici güç olarak tanımlayarak çözmeyi denemiş ve bu şekilde tarihsel devrimleri açıklama denemesinde bulunmuştu.

Din tümüyle üstyapı olduğuna göre, üstyapı değişmeleri din değişmeleri olarak gerçekleşiyordu.

Dinden dine geçişler ve dinlerin yayılmaları devrimlerdi.

Böylece Kıvılcımlı ve Marks’ın üretici güçler ile devrimi gerçekleştiren gücü (sınıf veya barbarlar) aynı ortak paydada birleştiren teorik açıklamasının yanlışlığı görülmüş, aynı zamanda olgularla çelişkisi de çözülmüş oluyordu.

Evet sınıflar devrim yapamazdı ve yapamamıştı. Çünkü sınıf bir toplumsal bir güç değil, bir analitik kavramdı. Analitik kavramların somut karşılıkları somut işleri yapabilirlerdi.

Ezilen sınıflar ancak yeni bir din aracılığıyla devrim yapabilirlerdi. Sınıf analitik bir kavramdı, analitik kavramlar değil, somut toplumsal güçler devrim yapabilirler.

Roma’nın köleleri değil, Hristiyanlar yapmıştı devrimi.

Mekke’nin plepleri değil, bu plepler Müslim olduklarında devrim yapmıştı.

Paris’in donsuzları değil, yurttaşlar yapmıştı devrimi.

Rusya’nın işçileri değil, sekiz saat iş, demokratik cumhuriyet, köylüye toprak diyen demokratlar, yurttaşlar yapmıştı devrimi.

İşçiler de işçiler olarak devrim yapamazdı.

İşçiler Türkiye gibi ülkelerde ancak Demokrat olduklarında, yani ulusun bir dille, dinle, soyla, tarihle vs. tanımlanmasına karşı savaştıklarında; merkezi ve bürokratik devlet yapılarını yıkmayı hedeflediklerinde; dünyada ulusal olanın politik olanla (devletle) çakışması ilkesini reddedip ulusal devletlere ve uluslara karşı savaştıklarında, tıpkı Müslim benzeri İnsan olduklarında, devrim yapabilirlerdi.

Ve tarih boyunca, sınıflı toplumlarda devrimler tam da sınıf mücadelesinin yasalarına bağlı olarak karşı devrimler ve özellikle devletler tarafından, devlet olarak örgütlenmiş egemen sınıflar tarafından ele geçiriliyorlar ve karşı devrimci biçimleri egemen oluyordu.

Devrimler karşı devrimci biçimleri içinde yayılıyorlardı.

Aydınlanma devriminin karşı devrime uğramış ulusçuluk biçiminde yayılması gibi.

İslam’ın Muaviye egemenliğinde bir devlet dini olarak yayılması gibi.

Buradan hareketle politik mücadelenin kavramları da tamamen alt üst oluyordu.

Partiler sınıf mücadelesinin araçlarıdır. Sınıfların devrim yapamadığı gibi partiler (Mezhepler, tarikatlar da kapitalizm öncesinin partileriydi) de devrim yapamaz ve yapamamıştır. Devrimleri dinler yapar.

Hristiyanlık Yahudilik içinde bir tarikat oluğunda hiçbir şey yapamazdı. Ancak Paulus eliyle bütün dinleri bölen bir yeni din olarak ortaya çıktığında bir devrim yapabilmişti.
İslam da başlangıçta Mekke’nin pleplerine dayanan bir parti karakteri taşıyordu. Ancak var olanlar karşısında yeni bir din olduğunda devrim yapabilmişti.

Modern toplum yeni bir din olarak ortaya çıktığında, Protestanlığın sınırlarını parçaladığında ancak tüm dünyaya egemen olmuştu. Tabii karşı devrimci biçimi olan uluslar ve ulusçuluk biçiminde.

Görev uluslara ve ulusçuluk dinine karşı, yani ulusal olanın politik olanla çakışması ilkesine karşı mücadeledir. Böylece tekrar ulusların tarafsız ortamlar değil, kendisine karşı mücadele edilecek yapılar olduğu önermesi tekrar doğrulanmış oluyordu.

O halde devrim yapabilmek için bir din olarak ortaya çıkmak gerekir.

Modern ulus politik bir cemaat, yani devlete ilişkin bir cemaat olduğundan, modern devlete karşı, ulusa karşı bir devrimci hareket, topumu, bir anti ulus olarak, bir demokratik ulus olarak ortaya çıkılarak devrim yapılabilir. Bu ise var olan devletin karşısında demokratik bir devletin veya ulusa dayanmayan bir devletin tohumu olan mekanizmaları bu toplumun bağrında tohum halinde oluşturmayı gerektirir.
Bu gibi sonuçlar, bütün bilinen, alışılmış politika ve strateji anlayışını alt üst ettiği gibi, neden modern toplumdaki bütün devrimci kabarışların birer ikili iktidar, üzerinden gerçekleşme eğiliminde olduğunu da göstermekteydi.

Buna bağlı olarak bir karşı “iktidar”ın tohumu olacak biçimlerin örgütlenmesine yönelik, örgüt, mücadele biçimi, strateji ve taktikler geliştirmeye başladık. Bunları her fırsatta fiilen öneriyoruz.

*

Buraya kadar kısaca özetlenen Marksizm’in evrimidir.

Bizim katkımız, Marksizm’in ekonomi temeli ve sınıflarla sınırlı kalmış Marksist kavram sistemini bir üstyapılar teorisiyle (Din ve bunun özel bir hali olan ulus) geliştirmek, toplumu ve onun tarihini daha derin ve daha dakik olarak açıklayacak bir kavramsal temel sağlamak olmuştur.

Bu çabalar, sonradan gelecekler için bir temel sağlar.

Elbette yapılacak çok iş vardır.

 

Burada kısaca özetlenen evrimin ve sonucu olan teorik sistemin kendisi bile dört başı mamur olarak formüle edilmiş olmaktan uzaktır. Tıpkı Marks’ın tarih çalışmaları gibi fragmanlar şeklindedir ya da politik mücadele içinde somut sorunlara ilişkin değinmeler biçimindedir.

Bunları tamamlayacak, daha somutlayacak bu teori ışığında açıklanmamış olayları da açıklayabilecek çalışmalar yapılmalıdır.

 

Bizim ömrümüz ve gücümüz buna yetmeyecek. Bu iş sonra geleceklerin sırtına kalıyor.

Bunların bazılarını son zamanlarda yazdığımız “Bir Devrimin Eşiğinde” gibi yazılarda yine fragmanlar şeklinde kısmen ele almaya çalıştık. Ama bunlar sonradan geleceklere küçük ip uçları vermekten başka bir şey değildir.

 

 

İşte Marksizm’in durumu budur.

*

Şimdi bir de bugün İstanbul’da yine Marks’ın 200. doğum yıldönümü vesilesiyle yapılan iki toplantını konularına bakınız.

Birinin adı “Marksizm sempozyumu Güncel bir kuram olarak Marsizm, Karl Marks 200 Yaşında”

 

Sunuş ve içindekileri okuyun. Burada anlatılanlarla bir ilişkisi var mı?

Yok.
Orada başka bir Marksizm, Marksizm olmayan bir Marksizm var.

*

Diğerinin adı Marksizm 2018: Aslolan Dünyayı Değiştirmektir

 

 

Onun programına da bakın. Konuşanlar bırakın Marksizm’in genel evrimi veya buna katkı gibi sorunları ele almak bir yana veya buna katkı bir yana, çoğu Marksist olarak bile kendini tanımlamıyorlar

*

Biz hemen görüleceği gibi bütün bu Marksizmlerin karşısında bir yerdeyiz.

Marksizm’i eleştiriyor ve geliştiriyoruz.

Onlar ise liberallerle, ulusalcılarla Marksizm anmaları yapıp bu anlatılanlar karşısında yokmuş gibi davranıyorlar.

 

Susuş da savaşta bir hiledir.

 

Marksizm’e karşı savaş Marksizm bayrağı altında böyle yürütülmektedir.

Şu formülasyon bizi yazının başına döndürür ve onlarla farkımızı daha iyi ortaya koyar:

Yukarıdaki Marks anmaları ve yazıların çoğu şu önermeyi tekrarlıyor veya ona göndermelerde bulunuyor: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.

Marks’ın bu önermesi, henüz Marksist olmadan, yani tarihsel maddeciliği ya da sosyolojiyi, toplumun genel hareket yasalarını keşfetmeden önceki bir önermesidir. Tezde belirlenen görevi yapmak için gereken yol kat edildiğinde keşfedilen ise tarihin ve toplumun hareketin yasaları olmuştur.

 

 

Toplumun bilimi ortaya çıktığı, yani tarihin hareket yasaları formüle edilmeye başlandığı noktadan itibaren, Toplum, felsefenin bir konusu olmaktan çıkar, bizzat felsefe toplumun biliminin bir konusu olur. Çünkü bizzat felsefenin kendisi de bir toplumsal olgudur. Ve bir toplumsal olgu olarak ele alınıp açıklanması gerekir.

 

Bu durumda, 11. Tez’i,  Marks’ın bu başlangıç önermesini, Marksizm’in (Sosyolojinin, Tarihsel Maddeciliğin) şu şekilde yeniden formüle etmesi gerekir:

Şimdiye kadar filozoflar (veya felsefe) dünyayı anlamaya ve değiştirmeye çalıştı, oysa sorun felsefenin ve filozofların, yani dünyayı anlama ve değiştirme çabasının ne olduğunun sosyolojik olarak açıklanmasıdır.

Önerme böyle formüle edildiği anda yine bizzat felsefe tarafından formüle edilmiş bilim, din, felsefe kavramları, bizzat sosyolojinin konusu haline gelir. Bu kelimenin gerçek anlamıyla bir “Kopernik Devrimi” olur.

 

Bu devrimin ve Marksizmin evriminin bize gösterdiği de şudur:

Marksistler dünyayı değiştirme çabası içinde oldular, şimdi görev onu anlamaktır. Anlamadan değiştirmek mümkün değildir. Ama anlayabilmek için de değiştirme çabası içinde olmak gerekir.

Burada anlatılan evrimin geniş bir özeti ve sonuçları Marksizmin Marksist Eleştirisi adlı kitapta daha geniş olarak ele alınmaktadır. Kolaylıkla indirilebilir: 

 

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  •   Takım P O
  • 1 Alanyaspor 9 3
  • 2 Çaykur Rizespor 8 4
  • 3 Fenerbahçe 7 3
  • 4 Yukatel Denizlispor 7 4
  • 5 Galatasaray 7 4
  • 6 Gazişehir Gaziantep 7 4
  • 7 Yeni Malatyaspor 6 4
  • 8 Trabzonspor 6 4
  • 9 Konyaspor 6 4
  • 10 Sivasspor 5 4
  • 11 Antalyaspor 5 4
  • 12 MKE Ankaragücü 5 4
  • 13 Beşiktaş 4 4
  • 14 Medipol Başakşehir 4 4
  • 15 Kayserispor 2 4
  • 16 Göztepe 2 4
  • 17 Gençlerbirliği 1 4
  • 18 Kasımpaşa 1 4
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
Şanlıurfa'da En tatlı müze
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA