Photoshop’tan Önce Şairler Vardı

“Sevgili nasıl biri olmalı?”

Bu soru bugün sosyal medyada sorulsa, muhtemelen cevaplar üç aşağı beş yukarı aynı olur: 

Uzun boylu, karizmatik, esprili, iyi bir işi olsun, mümkünse kahveyi de güzel yapsın…

Oysa Türk şiiri bu soruya yüzyıllardır cevap veriyor. Hem de algoritmaya ihtiyaç duymadan.

Divan şairlerine göre sevgili, bugünün tabiriyle “ulaşılamaz premium hesap” gibiydi. Herkes 

onu överdi ama kimse ona gerçekten ulaşamazdı. Kaşları yay, gözleri ceylan, boyu servi… 

Kusur arasanız bulamazsınız. Çünkü şairler kusur yazmayı pek sevmezdi.

Sonra zaman değişti.

Şairler de değişti.

Ve sevgili nihayet gökten inip otobüse binmeye başladı.

Artık sevgili, tramvayı kaçırabilirdi.

Çayı soğutabilirdi.

Yağmurda ıslanabilirdi.

Hatta bazen mesajlara geç bile dönebilirdi.

İşte çağdaş Türk şiirinin en büyük devrimi belki de buydu: Sevgili sonunda insan oldu.

Nazım Hikmet, sevgiliyi sadece “sevilen kadın” olarak görmedi. Onun şiirlerinde sevgili 

bazen memleket oldu, bazen özgürlük… Nazım’ın dünyasında aşk, iki kişilik bir mesele 

olmaktan çıkıp koca bir toplumun meselesine dönüştü.

Sonra sahneye Cemal Süreya çıktı.

Ondan sonra işler biraz karıştı.

Çünkü Cemal Süreya bize sevgilinin illa ay ışığında görünmesi gerekmediğini öğretti. Sevgili 

bazen bir kahve fincanının buharında, bazen bir tren garında, bazen de hiç beklemediğiniz 

sıradan bir anda karşınıza çıkabilirdi.

Demek ki romantizm için mum ışığı şart değilmiş.

İkinci Yeni’nin usta ismi Turgut Uyar ise aşkın kullanım kılavuzunu yazmadı; tam tersine, 

onun neden hiçbir zaman bir kullanım kılavuzu olamayacağını gösterdi. Şiirlerinde aşk bazen 

mutluluktu, bazen hüzün, çoğu zaman da “biz şimdi ne yapacağız?” sorusunun edebî 

karşılığıydı.

Edip Cansever için sevgili, insanın kendisiyle yaptığı uzun sohbetlerin sessiz tanığıydı. Bugün 

psikoloğa anlatılan birçok cümleyi, Cansever yıllar önce şiire emanet etmişti desek, herhâlde 

çok da abartmış olmayız.

Ve Attilâ İlhan…

Onun şiirlerini okuyunca insanın canı sebepsiz yere yağmurlu bir akşamda sokaklarda 

yürümek istiyor. Şehir, yağmur ve sevgili birbirinden ayrılmaz hâle geliyor. Hava güneşli bile 

olsa, şiirin içinde mutlaka biraz sis vardır.

Bugün ise aşkın ömrünü bazen tek bir “görüldü” bildirimi belirliyor.

Şairler olsaydı buna ne derdi bilmiyorum ama kesin bildiğim bir şey var: Onlar “çevrim içi” 

olmayı değil, “kalbin içinde” olmayı önemserdi.

Belki de çağdaş Türk şiirinin bize bıraktığı en güzel ders şu:

Sevgili; kusursuz fotoğraf çeken kişi değildir.

En pahalı hediyeyi alan da değildir.

Hatta aynı şarkıları dinleyen bile olmayabilir.

Sevgili, insanın eksik cümlesini tamamlayan kişidir.

Çünkü şiir, hiçbir zaman mükemmel insanları anlatmadı.

Şiir, birbirinin kusurlarına alışabilen insanları anlattı.

Ve galiba bu yüzden, bir asır önce yazılmış bir şiir bugün hâlâ kalbimize dokunabiliyor; ama 

geçen hafta gördüğümüz sosyal medya paylaşımını çoğumuz hatırlamıyoruz.

Belki de mesele şudur:

Şairler sevgiliyi tarif etmedi. Onlar, sevmenin ne demek olduğunu tarif etti.