KADIN
Giriş Tarihi : 16-11-2013 20:38   Güncelleme : 16-11-2013 20:38

Ali Haydar Kaytan Bu ayıba son verin?

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan, PKK yasağının anlamsız olduğunu ve bu ayıba son verilmesi gerektiğini söyledi. BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak ise yasağın kaldırılması ve PKK’nin ‘terör örgütleri listesi’nden çıkartılmasını istedi.

Ali Haydar Kaytan Bu ayıba son verin?

 

Kürt halkına YASAK 20. yılında! - 6

 

Avrupa ve özellikle Almanya’da önemli bir taban bulan PKK’nin NATO kararıyla tasfiye edilme girişiminin bir parçası olarak “Düsseldorf Davası”nın açıldığını belirten KCK Yürütme Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan, “Bu dava ile PKK’nin ‘terör örgütü’ olduğunu kanıtlamış olacaktılar. ‘PKK’ye evet, APO’ya hayır” diye ortaya çıkan tiplerle birleşmeleriyle birlikte PKK bölünecek, Apocu çizgideki PKK tasfiye edilecek. Sistemin emrindeki ‘Ilımlı PKK’ hakim olacaktı. Ancak bunların hiçbirisi gerçekleşmedi” dedi. Kaytan ile kendisinin de yargılandığı “Düsseldorf Davası”nın ayrıntılarını, PKK’nin yasaklanma sürecini, nedenlerini, yasakta etkili olan uluslararası ve yerel güçleri konuştuk.

 

PKK Hareketi Avrupa’da, özellikle Almanya’da varlık gösterdiği andan itibaren baskı, provokasyon ve yönelimlerle karşı karşıya kaldı. PKK, Almanya’da resmen yasaklanmadan önce de aslında fiili bir yasak, kriminalizasyon ve baskı ile karşı karşıyaydı denilebilir mi?

Önder APO’nun temellerini attığı PKK, Kürt halkının özgürleşme imkanlarını ortaya çıkaran yegane Hareket olarak tarih sahnesine çıktı. Kürt olgusunun yaşadığı bazı zayıflıklar çeşitli güçlerin Kürt sorunu üzerinde bazı çıkar hesapları yapmalarına yol açıyordu. Kendi kimliğine ve tarihsel değerlerine yabancılaşma had safhadaydı. PKK, tam da Kürtlerin artık tarihin karanlıklarına gömüldüğüne inanıldığı bir süreçte doğdu ve kapitalist sistemin yok etme politikasına karşı mücadeleye atıldı.

Kürdistan üzerinde bir inkar ve imha sistemi tesis edenler kapitalist Batı’nın hegemon güçleridir. Kürdistan’ın parçalanıp paylaşılması ve Kürt toplumunun soykırıma tabi tutulmasından esas sorumlu güç Avrupa’dır. Batı, Kürt olgusunu Ortadoğu’da kurmaya çalıştığı ulus-devlet acentelerine kurban etmekten çekinmemiştir. Türkiye’nin bölgedeki tek NATO üyesi olması ve sistemin çıkarlarının bekçiliğini yapması, Batı’nın içeriğine bakmaksızın TC’nin uğursuz tüm politikalarını desteklemesine neden olmuştur. Soykırıma dayalı sömürgeciliğin tüm vahşi uygulamalarına rağmen Kürdistan’da özgürlük mücadelesinin gelişimi durdurulamayınca, kapitalist Batı NATO yönetmeliğinin beşinci maddesini hayata geçirmiş ve PKK’yi düşman ilan etmiştir.

PKK 1979 yılından itibaren Avrupa’da ve özellikle Almanya’da yaşayan Kürtler arasında taraftar buldu. Bu dönemde burada yaşayan Kürtler içinde faaliyet yürüten tek bir PKK kadrosu bulunmuyordu. Kendiliğinden bir gelişme söz konusuydu. Önder APO 1979 yılı Temmuz’unda Suriye’ye geçtikten bir süre sonra ilk kez bazı kadroları buradaki halkımız içinde çalışmak üzere görevlendirmişti. Kadroların önüne konulan çalışmalar tümüyle barışçıl karaktere sahipti. Kendi toplumu içinde propaganda yapmak, soykırımı durdurmak, zindanlardaki tutsaklar üzerinde sürdürülen insanlık dışı işkence ve teröre dikkat çekmek ve Batı kamuoyunu bu noktada duyarlı kılmak temel görevler durumundaydı. Bunların ‘terör’ denilen şeyle hiçbir alakası yoktu.

 

Tasfiye için farklı güçler de devredeydi sanıyorum…

Evet. 12 Eylül darbesi NATO karargahında planlanıp hayata geçirilmiş, darbe sonrasında Türkiye ve Kuzey Kürdistan’dan Avrupa’ya yoğun bir mülteci akını yaşanmıştı. Bir yandan sol güçleri sindirip tasfiye etmek amacıyla darbecileri işbaşına getirmek, diğer yandan darbecilerin vahşetinden kaçanlara sözüm ona merhametli kollarını açmak emperyalist Batı politikasının tipik bir özelliği olsa gerekir. Sol güçleri iğdiş edip kullanılabilir birer araca dönüştürmeyi öngören bir politikadır bu. 12 Eylül darbesi sonrasında özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin politikası ya da yaklaşımı bu temelde şekillendi. Örneğin Dev-Yol Hareketi’nin Avrupa kanadı olan Devrimci İşçi bu çerçevede tam bir ajan yapılanmaya dönüştürüldü. Bu grup ve başında bulunan Taner Akçam adındaki şahıs PKK’yi Ortadoğu’dan koparıp Avrupa’ya çekmek için her şeyi yaptı. Bu tutum sadece adı geçen kişinin değil, esas olarak Almanya’nın politikasını yansıtıyordu. PKK buna olumlu karşılık verseydi, kuşkusuz mücadelesini dağlara taşırma olanağından yoksun kalacaktı. Avrupa 12 Eylül faşizmine karşı mücadelede temel çalışma alanı olamazdı. PKK bu oyuna düşmedi.

Alman Sosyal Demokratların desteğinde 1983 yılında Almanya’da bizim ‘Semir provokasyonu’ olarak tanımladığımız bir provokasyon geliştirildi. Önder APO henüz olgunlaşmamışken bu provokasyonu etkisizleştirdi ve provokatöre düşük doğum yaptırdı. Bu provokasyonun esas amacı ülkeye dönüş yapan gerilla güçlerimizi harekete geçmekten alıkoymak ve olası gerilla atılımını sabote etmekti. Ancak provokasyon boşa çıkınca Devrimci İşçi-Provokatör işbirliği de tamamen deşifre oldu. Taner Akçam ve şürekası provokatöre açıktan sahip çıktı. Semir’e (Çetin Güngör) yönelik bir saldırıyı kendilerine yapılmış olarak kabul edeceklerini ve cevap vereceklerini açıkça beyan ettiler. Devrimci İşçi kurucuları arasında yer aldığı FKBDC’den ayrıldı. Tüm engelleme çabalarına rağmen 15 Ağustos Atılımı başarıyla gerçekleşti. Reformist teslimiyetçi güçler ihanette ilerlerken, PKK direniş çizgisini içeride ve dışarıda adım adım hayata geçirip zafer yürüyüşünü sürdürüyordu.

 

Bu sürecin en bariz örneklerinden birisi de sizin de yargılandığınız Düsseldorf Mahkemesi’ydi. Dava sürecinde neler yaşandı, yargılamalarla ne yapılmak istendi?

“Düsseldorf Davası”, Almanya tarihinde yabancı bir örgüte karşı açılmış bir dava oluyordu. Daha öncesinde buna benzer bir yargılama söz konusu değildi. Tutuklamalara girişmek, ardından dava açmak ve sonuçta PKK’nin bir ‘terör örgütü’ olduğu yargısına ulaşmak bir NATO kararıydı. Bu doğrultudaki karar sanırım 1985 yılında alınmıştı. Bunun pratik uygulamasını da Almanya üstlenmişti. Almanya, PKK çalışmalarının en çok yoğunlaştığı Avrupa ülkesiydi. Bunun nedeni Almanya’nın çok sayıda Kürt işçi ve mülteciyi barındırmasıydı. Buradaki göçmen Kürt nüfusunun bir milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyordu. Dolayısıyla PKK’nin buradaki Kürt toplumuna uzak durması beklenemezdi. Kürtlerin de diğer sömürge halklar gibi anayurtlarına dönmelerini sağlamak en temel insanlık göreviydi. Göçmen konumuna düşmüş soydaşlarını davalarına kazanmanın yanı sıra, Avrupa halklarının desteğini kazanmak için de mücadele etmişlerdi. PKK’nin yapmaya çalıştığı da bundan farklı bir şey değildi. Ancak bu çalışma sistemin çıkarlarına ters düşüyordu.

Almanya daha tutuklamalara başlamadan yeni bir mahkeme binasının inşasına girişti. O zaman birçok insan bu binanın müstakbel PKK Davası için yapıldığını biliyordu. Yeni mahkeme binasının kendisi sözüm ona PKK tehdidinin boyutlarını göstermek ve bu temelde kamuoyunda PKK karşıtlığı yaratmak için bir propaganda aracı olarak kullanılıyordu. Yeni binada mahkeme salonu yeraltına çekilmişti. Yürütülen tam bir psikolojik savaştı ve henüz tutuklamalar gelişmeden başlatılmıştı. Şiddeti esas alan eğilimleri nedeniyle PKK’liler herhangi bir mahkeme salonunda yargılanamazlardı. Kamuoyunda yaratılmak istenen algı buydu.

Alman polisi çok öncesinden bu davanın altyapısını hazırlamak için evlere baskınlar düzenliyor, bilgi ve belge toplamaya çalışıyordu. Yargılamalar başladığında toplanan yazılı materyal kırk bin sayfayı buluyordu. Özeleştiri raporlarımız bile suç kanıtı sayılıyordu. Alman devleti kendince gerekli tüm materyali topladıktan sonra 1987 yılı sonunda tutuklamalara girişti. Tabii davanın açılması ve yargılama için sadece belge toplamak yetmiyordu. Yargılamada aleyhte tanıklık yapacak itirafçılara ihtiyaç vardı. Bunun için önce Nusret Aslan adında biri bulundu. Ancak bu kişinin ‘Kronzeuge (baş tanık)’ olarak rol oynayacak kapasiteden yoksun olduğunu anladıklarında, İsveç’ten Ali Çetiner adında birini getirdiler. Bu kişi, 1987 yılında çalışmalar için yeniden Avrupa’ya gönderilmiş ve bir süre sonra konferans kararıyla partiden kovulmuştu. Kullanılan ‘baş tanık’ işte böyle bir kişiydi. Hakkında hazırlanmış ve mahkemede okunan bir raporda zeka düzeyinin aptallık sınırında olduğu yazılıyordu. Bu durum karşısında kendisini bile savunamadı, biz sahip çıkmak zorunda kaldık.

 

Dava süreci nasıl geçti, nasıl bir yargılamaya maruz kaldınız?

Tutukluluğumuzun üzerinden iki yıl geçtikten sonra duruşmalar başladı ve tam dört yıl sürdü. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki halkımız davamıza muazzam bir ilgi gösterdi ve her duruşmada duruşmanın yapıldığı salonu tıka basa doldurdu. Bizler, hepimiz başından itibaren bu yargılamaya karşı direnişi esas aldık. Duruşmanın ilk gününden nihai kararın verildiği güne kadar mahkemede ayağa kalkmayı reddettik. Kararı da oturarak dinledik. Yargılanmak istendiğimiz davanın siyasi bir dava olduğunu ve Brüksel’deki NATO karargahında kararlaştırıldığını biliyorduk. İşin içinde hukuk yoktu. Siyasi savunma yaptık; partimizi, kimliğimizi, mücadelemizi ve halkımızı savunduk. Geriye dönüp baktığımda yargılamada dikkatimi çeken en ilginç husus, hazırlanan iddianamede PKK ve Önderimiz Abdullah Öcalan hakkında yapılan belirlemelerdi. İddianameye göre PKK bir bütün olarak bir ‘terör örgütü’ değildi; içinde ‘terörist bir grup’ vardı ve Öcalan bu grubun başıydı. NATO ve onun kararını uygulamaya girişen Almanya kendilerince PKK’yi bu ‘terörist grup’tan temizlemeye çalışıyorlardı. Nitekim tutuklanmamızın kısa bir süre sonrasında Almanya’da harekete geçen bazı karanlık tipler ‘PKK’ye evet, APO’ya hayır’ sloganı altında bir saldırı başlatmak istediler. Öncüleri sayılabilecek kadroları tutuklanmış olsa da, halkımız emperyalizmin uşaklığına soyunmuş tiplere pabuç bırakmadı. Konuşmak istedikleri her yerde kendilerini kovdu. PKK halkın kendisiydi ve halkımız kendi gerçekliğine sahip çıkıyordu.

 

Özellikle sizlerin tutuklanmanızda başka bir neden var mıydı?

Bizler, Avrupa’daki çalışmalarımıza katılmadan önce tarihi bir yargılama platformu olan Üçüncü Kongre’ye katılmıştık. Kürdistan’daki mücadele pratiğimiz kapsamlı değerlendirmelere konu olmuştu. Kuruluşundan bu yana PKK’de eleştiri-özeleştiri ilk defa bu kapsamda uygulama imkanına kavuşuyordu. Derinlikli özeleştiriler verebilmek için çaba harcadık. Yazılı özeleştiri raporları da hazırladık. Partinin bize yönelik eleştirilerini inceleyen Alman uzmanlar sanırım bizim partiden kopmaya yatkın en zayıf halkalar olduğumuz doğrultusunda kanaat belirttiler. En azından kendi açımdan bunun böyle olduğunu tahmin ediyorum. Benimle görüşüp sözde ifademi almaya çalışan siyasi polis güya bizi kazanacak ve kendi çıkarlarına uyarladıkları ‘Ilımlı PKK’nin yöneticileri yapacaklardı. Böyle düşünenlerin beklentileri gerçekleşmeyince şaşırdıklarını, “Zayıf halkaları bunlarsa eğer kim bilir PKK’nin militanları nasıldır” dediklerini iyi biliyorum.

 

“Düsseldorf Davası”yla esas olarak hedeflenen neydi?

NATO ve en etkili üyelerinden biri olan Almanya, “Düsseldorf Davası” ile her şeyden önce PKK’ye büyük bir darbe vurmak istiyordu. Kendilerine kalırsa bu dava ile PKK’nin bir ‘terör örgütü’ olduğu kanıtlanmış olacaktı. ‘PKK’ye evet, APO’ya hayır’ diye ortaya çıkan tiplerle birleşmeleriyle birlikte PKK bölünecek, Apocu çizgideki PKK terörist ilan edilip en azından Avrupa’da tasfiye edilecek, Avrupa’daki çalışmalara sistemin emrindeki ‘Ilımlı PKK’ hakim olacaktı. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. PKK birliğini koruyup güçlendirdi. Yargılamalar sırasında hatırı sayılır bir direniş sergilendi. Daha da önemlisi dışarıda görkemli bir kitleselleşme yaşandı. PKK Almanya’da yüz binleri kucaklayan örnek alınacak bir halk hareketine dönüştü. ‘Ilımlı PKK’ düşük doğum cinsinden bir proje olmanın ötesine geçemedi. Provokasyon püskürtüldü, tasfiyecilik tasfiye edildi.

Bütün bu gelişmeler davadan beklentileri boşa çıkarınca, Bonn Hükümeti davanın sonucunu beklemeden, siyasal bir kararla PKK’yi ‘terörist örgütler’ listesine dahil etti. Dava 7 Mart 1994’te karara bağlandı. Buna karşılık Alman Hükümeti PKK’yi ‘terörist örgütler’ listesine dahil etmeyi 1993 yılı sonunda kararlaştırdı. Bu durum bile tek başına “Düsseldorf Davası”nın nasıl beklenenin tersi sonuçlara yol açtığını göstermek için yeterlidir.

 

PKK yasağının zemini nasıl oluşturuldu? Kendini ‘sol’ ve ‘Kürt’ olarak tanıtan kimi çevrelerin Avrupa’da size karşı yürüttükleri kampanyalar bililiniyor. Siz de bunlardan bahsettiniz. Bu çevrelerin PKK yasağı ve öncesindeki baskılara etkisi ne oldu?

PKK’nin bir ‘terör örgütü’ olduğunu savunma onursuzluğu sistemin hegemon güçlerinden önce bir Kürt işbirlikçisine nasip oldu. Kemal Burkay adındaki yeminli bir PKK düşmanı 12 Eylül darbesinin hemen sonrasında PKK’nin bir ‘terör örgütü’ olduğunu iddia eden bir kitap yazdı. Darbecilere karşı genelde suskun kalan bu kişi tüm gücünü PKK’nin teşhir ve tecrit edilmesine adamıştı. Geçmişleri PKK’nin doğuşundan çok daha öncesine dayanan reformist Kürt örgütleri PKK’nin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte hızla erimeye başlamışlar ve Kürt toplumu nezdinde itibarsız bir konuma düşmüşlerdi. Kürt toplumu tüm içtenliğiyle PKK çizgisine onay vermiş ve bu partinin etrafında kenetlenmişti. Bu güçlerin hazmedemedikleri gelişme işte buydu; PKK’ye düşmanlıkları buradan kaynaklanıyordu.

PKK hainleri, dönek solcular ve çoğu reformist-teslimiyetçi Kürt örgütü el ele vererek Avrupa’yı PKK’ye kapatmak için muazzam bir çaba harcadılar. Bir İngiliz siyasetçi “İyi bir köpeğiniz varsa kendiniz havlamayın” der. Bu iğrenç kampanya çerçevesinde PKK yasağı için belli bir zemin yaratıldıktan sonra İsveç Başbakanı ve Avrupa sosyal demokrasisinin lideri Olof Palme katledildi ve bu vahşi cinayet PKK’nin üzerine yıkılmak istendi. İsveç başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde Palme cinayeti gerekçe gösterilerek Kürtler üzerinde terör estirildi, PKK sempatizanları ve taraftarlarına zulüm uygulandı, insanlarımız tutuklanıp hapse atıldı, uzun yıllar gözetim altında tutuldu. Böyle bir cinayetin PKK’nin üzerine yıkılabileceği fikri aklımızın ucundan bile geçmiyordu. zatan açılan dava da düştü.

 

1993’e gelindiğinde PKK’nin barışçıl çözümün zeminini oluşturmak için ateşkes ilan ettiği ve girişimler yaptığı dönemde yasak kararı geldi. Ateşkes sırasında PKK’nin yasaklanması aslında Almanya’nın Kürt sorununa yaklaşımını da ortaya koymuyor mu?

Kürtlerle Türkleri sürekli çatışma halinde görmek ve bu çatışmada güçsüz düşmeleri kaçınılmaz olan her iki tarafı kendilerine bağlamak özelde Almanya’nın, genelde Avrupa’nın öteki güçlü devletlerinin temel politikası olmuştur. Almanya ile birlikte bütün bu devletlerin hiç de istemedikleri ve buna bağlı olarak boşa çıkarmak için yoğun çaba harcadıkları şey, olası bir Türk-Kürt barışıdır. Bu ülkelerin hükümetleri değişebilir, ancak bu politikaları hiç değişmez. Türk-Kürt barışı olursa bundan her iki halk kazançlı çıkar.

1993 yılı başında Özal’ın, aracıları devreye sokup talepte bulunması üzerine PKK ilk ateşkes denemesini yapmıştı. Bu talebi ve bu çerçevedeki girişimleri Özal’ın yaşamına mal oldu. Ardından İngiltere’nin onayı ve Almanya da dahil önde gelen öteki Avrupa ülkelerinin desteğiyle Kürtlere karşı akıl almaz bir imha savaşı geliştirildi. Dört binin üzerinde Kürt köyü adeta haritadan silindi. On binlerce insanımız “faili meçhul” cinayetlerle katledildi. Kürdistan’da barışçıl koşullarda bile telafisi on yılları alacak olan korkunç bir yıkım ortaya çıkarıldı. İngilizlerin onayı, Almanya ve öteki Avrupa ülkeleri hükümetlerinin desteği olmasaydı, Çiller-Güreş-Ağar faşist çetesi bunca çılgınlığı sergilemeyi kesinlikle göze alamazlardı.

 

Kürtler için tam bir tufan anlamına gelen bu dönemde Almanya, Türkiye’deki ırkçı soykırım rejimini sonuna kadar destekledi. Alman-Türk ekonomik ilişkilerine değinmemin gereği bile yoktur. Türkiye’de ekonomik olarak en çok yatırımı olan yabancı ülke Almanya’dır ve bu konuda ABD’den önce gelir. Böyle bir devletin bir Türk-Kürt barışına olumlu yaklaşması mümkün mü?

Mahkemedeki savunmamda Almanya’nın Türkiye’yi kendi eyaletlerinden biriymiş gibi koruyup kolladığını söylemiştim. Aynı belirleme bugün için de geçerlidir. Bu sıkı yakınlığın temelleri Osmanlılara kadar dayanır. Ermeniler, Asuri-Süryaniler ve Kürtler üzerinde korkunç bir soykırım uygulayan İttihat ve Terakki yönetiminin en büyük destekçisi de Almanya olmuştur. Alman subaylar Osmanlı ordusuna en üst düzeyde komuta etmişlerdir. Günümüz Almanya’sı da hala benzer bir çizgide yürümektedir. Türklerle Kürtler barışsa ve PKK Demokratik Özerk Kürdistan’ın temel yasal partisi olarak kabul edilse bile Almanya’nın bunu kabul etmeyeceğini ve PKK’yi ‘terör örgütü’ olarak değerlendirmekte ısrar edeceğini söyleyebilirim. Sorun sistemseldir. Kuşkusuz PKK Almanya’yı inkar etmiyor, Almanya’ya karşı bir düşmanlık da beslemiyor. PKK Almanya’dan sadece varlık hakkı için saygı talep ediyor; bu ülkede kimliği ve özgürlüğü için mücadele eden bir milyonu aşkın Kürt’e daha saygılı yaklaşmasını bekliyor. Sorun sistemseldir derken bunu kastediyorum.

 

Alman kamuoyunda PKK yasağına yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kuşkusuz sistemin bu kriminalize etme çabalarına karşı mücadelemizde bize en ciddi desteği sunanlar Alman ve Avrupalı dostlarımız olmuştur. Avrupa sadece hegemonya demek değildir. Uğradığımız onca haksızlığa rağmen, bizler hiçbir zaman büyük bir özveriyle özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi vermiş Avrupa halklarını ve özellikle Alman halkını, ilerici ve demokrat kişiler ve kuruluşları asla görmezden gelmedik. Onların bu mücadelelerini kendi mücadelemiz saydık, daha doğrusu kendi mücadelemize en ciddi katkı olarak kabul ettik. Bu vesileyle PKK yasağının kaldırılması için direnen tüm Alman dostlarımıza bu değerli çabalarından ötürü teşekkürü bir borç biliyorum. Hegemon Almanya’ya karşılık bir demokratik Almanya vardır ve bizler bu dostlarımızı demokratik Almanya’nın gerçek temsilcileri olarak görüyoruz. Bu dostlarımız ve sözcüsü oldukları Alman halkının süreklileşen ve daha da yükselecek olan dayanışma çabalarıyla PKK yasağının kaldırılacağına inanıyoruz.

 

Almanya’nın Kürt politikasının bir mağduru olarak, 20. yılına giren PKK yasağındaki ısrarı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gelinen noktada PKK yasağı anlamını tümden yitirmiştir. Söz konusu yasak PKK’nin gelişimini durduramamış, PKK bu yasak temelinde önüne dikilen ve aşılmaz sanılan engelleri aşarak mücadelesini ‘demokratik kurtuluş ve özgür yaşamın inşası’ aşamasına getirmiştir. Kürdistan’da savaşın yeniden başlaması olasılığının ortadan kalktığını söylemiyoruz. Ancak savaşın alevleri yeniden yükselse bile sonuç mutlaka bir Türk-Kürt barışı olacak, sömürgeci Türk devleti bu noktaya gelecek ya da getirilecektir. Yani çözümsüzlüğün alternatifi, Türk devleti ve yeşil faşist AKP hükümeti öyle sansa da, imha değildir ve olmayacaktır. Bu anlamda Kürtler kendilerine giydirilen ölüm kefenini büyük ölçüde parçalamıştır. Hal ve gidişat bu iken Almanya’nın hala PKK yasağında diretmesi sadece kendi ayıbıdır. Almanya’nın yapması gereken bu ayıba son vermek, aynı anlama gelmek üzere zaman geçirmeden PKK yasağını sonlandırmaktır.

 

Önünde saygıyla eğiliyorum

‘Düsseldorf Davası”nda birlikte yargılandığımız şehit yoldaşımız Hüseyin Çelebi’yi anmadan geçmeyeceğim. Hüseyin arkadaş içimizde Almancayı en iyi bilen kişiydi. Son derece zeki ve girişken bir arkadaşımızdı. Tutuklu bulunduğu süre boyunca her birimizle yazıştı. Birbirimizle ilişki kurmamızı sağladı. Birçok noktada bizi bilgilendirdi. Duruşmalar başladığında da kendi rolünü çok güzel oynadı. Daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılınca Kürdistan’a geçti ve kendisini zamansız kaybettik. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.