KADIN
Giriş Tarihi : 25-02-2014 08:14   Güncelleme : 25-02-2014 08:14

Kürtlerin kazanması demokrasinin kazanmasıdır

KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan Ortadoğu’da Kürtlerin pozisyonunu “Kürtler bölgedeki kazancı sadece dar milliyetçi temelde Kürt kazanımı olarak görmüyorlar. Demokratik temelde ele alıyorlar. Kürtler öncülüğünde bütün bölge halklarının, hatta insanlığın kazanımı olarak öngörüyorlar” sözleriyle değerlendirerek ABD’nin, bölgesel oligarşilerin buna karşı direnişinin sonuç vermeyeceğini söyledi.

Kürtlerin kazanması demokrasinin kazanmasıdır

 

 

Kalkan Ortadoğu’da Suriye, İran, Irak ve Türkiye merkezli uluslararası gelişmeleri ANF’ye değerlendirdi. Bölgedeki kazanımların Kürtlerin öncü bir konuma soktuğunu ifade eden Kalkan, bunun mimarının Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olduğunu söyledi. Kürtlerin Ortadoğu’da demokrasi alternatifini başarılı kılacaklarını da kaydeden Kalkan “ABD müdahalesi de, bölgesel oligarşilerin direnci de sonuç vermeyecek, kesinlikle başarısız kalacaktır. Çünkü Ortadoğu halklarının kültürüne, tarihine, kimliğine uygun bir çözüm projeleri yoktur. Kürtler çözümleyici bu pozisyonlarını birlik halinde ilerletirlerse bölge halklarıyla birlikte tüm sorunları çözecek başarıyı sağlayacaklardır” şeklinde konuştu.

 

Kürtlerin bu ortamda Kürt ulusal birliğini sağlatacak çalışmalara daha çok önem vermesi gerektiğini kaydeden Kalkan, “Kürt ulusal kongresini toplamak, bunu demokrasi ve özgürlük çizgisinde bütün partilerin, bütün parçaların katıldığı bir çizgide geliştirmeyi öngörmek çok önemlidir. Doğru olan, gerekli olan budur. Böyle olursa ancak Türkiye ve İran politikaları da, ABD politikaları da boşa çıkarılabilir. Hem ABD cephesi, hem Türkiye-İran cephesi Kürtleri kullanmak isteyecek, buna da izin verilmemeli, Kürtler kendi doğru çizgisinde ısrar etmelidir. Kürtler kesinlikle hem tek tek ülkelerde hem de Ortadoğu genelinde özgürlük ve demokrasi güçlerinin safında yer almalıdırlar” dedi.

 

Kalkan Ortadoğu’daki siyasal gelişmeler ve Kürt halkının rolü konusundaki sorularımızı yanıtladı.

 

SURİYE’DE KURTULUŞ ROJAVA’DAKİ DEVRİM ÇİZGİSİ SAĞLAR

 

Son üç yılda Ortadoğu'da önemli gelişmeler yaşandı. Birçok iktidar değişti. Tunus ve Mısır’da başlayan süreç Suriye'de düğümlenmiş durumda. Sizce bu sürece nasıl gelindi?

 

Ortadoğu'da süren mücadelenin -ki buna III. Dünya Savaşı deniyordu- Suriye'de düğümlendiği, dahası kilitlendiği bir gerçek. Suriye de diğer Arap ülkeleri gibi çıkmaza giren, çözümsüzlük ifade eden bir noktaya gelmiş durumda. Bunu en açık biçimde Cenevre 2 konferansının sonuçları gösteriyor. Konferansı toplayanlar Suriye toplumundan ve insanlıktan özür dilemek zorunda kaldılar. Başarısızlıklarını kendileri de açıkça ilan etmiş oldular. Biz daha önce de bu konferans toplanamaz demiştik. Toplansa bile başarılı olması mümkün değildi. Belirttiklerimiz bir yerde doğrulandı. Neden? Çünkü konferansı düzenleyenlerin Suriye üzerinde ciddi bir güçleri kalmamıştı. Dahası bir çözüm projeleri de yoktu. Bu anlamda konferans düzenlemeleri gerçekçi değildi. Çözümün önünü açacak bir yönü yoktu, çünkü konferansı gerçekleştirenlerin ne çözüm projeleri ne de çözüm üretecek güçleri vardı. Sadece Suriye içine sızabilmek amacıyla imkan yaratabilir miyiz arayışında oldular. Onda da başarılı olamadıkları, sonuç alamadıkları görülüyor. Böylece aslında Suriye'de sorunlar Irak'tan Yemen’e, Libya’ya kadar uzanan ülkelerde olduğu gibi çatışma içinde çözümsüzlük noktasına gelmiş durumdadır.

 

Suriye'deki sorunların yakın zamanda da bu biçimde çözümlenmesi, bir çözüme kavuşması zordur. Çünkü çözüm üreten, yeni Suriye'nin kuruluşunu sağlayabilecek olan tek çizgi Rojava Kürtlerinin demokratik özerklik çizgisidir. Onu da bütün diğer kesimler reddediyorlar. Çizginin kendisi Rojava’yla sınırlı kalıyor. Diğer alanlara yayılma, uygulama gücü bulamıyor. Suriye'de etkili olan diğer güçler –rejim de dahil- yeni Suriye'nin, demokratik Suriye'nin inşasına dair herhangi bir görüş ve projeye sahip değiller. Günümüzde uygulanamayacak davranış ve tutumların sahibidirler. Dış müdahale de onlardan farklı değil, hatta daha zayıf, daha geri durumdadır. Bunu ABD de gördü. Suriye'deki çıkmazı aşmak üzere Türkiye'ye müdahalede bulundu. Böylece çatışmanın zemini Suriye'den Türkiye'ye, yine İran'a doğru kaymış oldu.

 

DİKTATÖRLÜKLERİ AŞAN DEMOKRATİK SİSTEMLER KURULMADI

 

2011 Ocak’ından beri Arap Baharı denen çatışmalı süreç neden böyle bir noktaya geldi? Tabii Arap Baharının bir geçmişi var. En genel tarihsel süreçle bağlantılandırılabilir. İktidarcı-devletçi uygarlık sistemiyle, iki yüzyıllık kapitalist modernite hegemonyasıyla, özellikle de I. Dünya Savaşının Ortadoğu'da oluşturduğu ulus-devlet statükosuyla bağlantılandırılabilir. Fakat esas itibariyle 1990-91’deki Körfez Savaşıyla başlayan ve adına III. Dünya Savaşı denen süreçle bağlantılıdır. Bu sürecin ilk aşaması körfez savaşına dayalı olarak bölgenin sıcak alanları olan Kürdistan'ın ve Filistin’in denetim altına alınması aşamasıydı. İkinci aşama, 11 Eylül 2001 İkizkule saldırısı ardından başlayan Afganistan ve Irak savaşlarıyla sistemin çıkarlarıyla çelişen bölgenin despotik ulus-devletçi yönetimlerini yıkıp kontrolünü geliştirme aşamasıydı. Bu çerçevede Afganistan ve Irak yönetimleri düşürüldü. Bunlara dayanarak bölgede kendi sistemini hakim kılabileceğini sandı. Görüldü ki, Taliban yönetimi düşürülerek, Irak'ta Saddam Hüseyin yönetimi düşürülerek sorunlarına çözüm bulamıyor. Üçüncü aşama olarak 2011 Ocak’ında başlayan Arap isyanı geldi. Irak ve Afganistan’da olanları diğer Arap ülkelerine de taşırmayı öngörüyordu. Tunus ve Mısır ayaklanmalarından Yemen’e, Libya savaşına ve sonunda Suriye çatışmasına gelindi. Bu süreçte bir yandan Arap toplumunun işbirlikçi, ulus-devletçi, despotik yönetimleri, diktatörlükleri kabul etmemek, yıkmak üzere geliştirdiği direnişin -ki büyük ölçüde muhtevası demokratiktir, yurtsevercedir- etkisi, diğer yandan ise dış müdahalenin etkisi Arap ülkelerindeki kişilerin diktatörlüğüne dayalı ulus-devletlerin yıkılmasına götürdü. En son Suriye'deki Esad yönetiminin de kontrolü kaybetmesiyle bireylerin damgasını taşıyan diktatörlükler, ulus-devlet diktatörülükleri tümüyle yok edilmiş oldu. ABD sistemine bağlı melikler, krallıklar şimdilik duruyor. Onlar da sonuna kadar işbirlikçi olduğu için sistem şimdilik fazla ses çıkartmıyor.

 

Dikkat edilirse hem Afganistan-Irak savaşı sonucunda hem de 2011 Ocak’ından bu yana gelişen Arap isyanı sonucunda bireysel ulus-devlet diktatörülükleri yıkıldı. Fakat hala bu diktatörülük rejimlerini aşan bir demokratik sistem kurulamadı. Çözüm üretilemedi. Eski yıkıldı, ama yeni inşa edilemedi, yeni yaratılamadı. Tersine son derece parçalanmış, çatışmalı, savaşla, krizle hükmünü sürdüren bir sistem durumu ortaya çıktı ve devam ediyor. Suriye bölgenin sorunlarına kendi istedikleri bir çözüm olabilir mi diye yaklaşılıyordu, Suriye'nin de çözüm olmaya yetmediği son iki yıllık mücadeleyle net açığa çıktı. Cenevre 2 konferansı bunun açık ispatı, tescili oldu. Şu ortaya çıktı: bölge üzerinde sistemin hegemonya kuramadığı değişiklikler önemli oluyor. Bölgedeki gelişmeleri etkiliyor. Eskinin yıkılmasına yol açıyor. Fakat yeninin inşasını, yeni Ortadoğu'nun yapılanmasını getirmiyor. İki neden bunu engelliyor: bir küresel müdahalenin kendi içindeki çatışmaları ve çekişmeleri. ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği arasındaki çelişki ve çatışmalar, çıkar farklılıkları sistemin çıkarına yeni bir sistemin kuruluşunu engelliyor. İki, Ortadoğu'nun hegemonik iki devletinin müdahaleleri engelliyor. Kim bu iki devlet? Türkiye ve İran! Türkiye ve İran devletleri en son Suriye örneğinde görüldüğü gibi diğer bütün Arap ülkelerinde yürütülen çatışmanın bir çözüme ulaşmasını kesinlikle engelliyorlar. Ortaya çıkan gelişmeleri kendi çıkarlarına göre yönlendirmek istiyorlar. Bir yandan kendi aralarında bölgesel hegemonya mücadelesi yürütüyorlar, diğer yandan küresel müdahale sistemiyle çelişkili ve çatışmalıdırlar.

 

SURİYE ORTADOĞU’DAKİ KİLİTLENMİŞLİĞİN; ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN MAKETİ DURUMUNDA

 

Böyle bir ortamda geriye çözüm üretecek tek seçenek kalıyor; halkların demokratik yönetim seçeneği. Buna bölgesel demokratik devrim de denebilir, demokratik Ortadoğu birliğinin yaratılması da denebilir. Önder Apo'nun tanımlamasıyla demokratik konfederal örgütlenme modeline dayalı demokratik özerklik temelinde yeni bir Ortadoğu'nun inşası demek daha doğru oluyor. Bölgenin sorunlarına çözüm üretebilecek tek ideolojik-siyasi çizginin bu olduğu şimdi çok daha açık bir biçimde netleşmiş bulunuyor. Bu çizginin teorik formülasyonu var, fakat örgütlenmesi ve eyleme geçirilmesi zayıf. Çözüm üretiyor teorik olarak, fakat pratiğe dönüşmede henüz çözüm yaratacak düzeyde değil. O bakımdan teorik olarak çözüm üreten çizgi de pratikte çözümü üretemiyor. Böylece Suriye'deki çıkmaz tam bir kördüğüm haline geldi. Böyle bir kördüğüm ortamında El Kaide gibi çetecilik diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Irak ve Suriye'de de yeniden bir hamle yapma fırsatı buldu. Aslında Suriye'deki kilitlenmenin nedeni budur. Kilitlenme ve çözümsüzlük sadece Suriye'de değil, son yirmi beş yıldır Ortadoğu'da çeşitli güçler arasında süren mücadelenin tümü kilitlenmiş ve çözümsüz bulunuyor. Suriye bunun maketi durumundadır.

 

Bu çözümsüzlüğün nedenleri küresel güçlerin çelişki ve çatışmaları, kendi aralarında birlik olamamaları, bölgenin hegemonik devletlerinin bölgedeki ulus-devlet statükosunu savunmak üzere her türlü müdahalede bulunarak yeni Ortadoğu'nun yapılanmasına izin vermemeleri, üçüncü olarak ise köklü çözüm üretecek halkların demokrasi hareketinin yeterince pratik örgütsel düzey kazanamamasıdır. Yani bölgenin demokratik konfederalizme dayalı demokratik özerklik devrimlerinin başta Kürdistan olmak üzere bütün Ortadoğu ülkelerinde hızla geliştirilip başarıya götürülememesi. Çözüm üretecek güç bu, ama o da çözümü sağlayacak düzeyde pratikleşemiyor. Onun sonucunda Suriye’de çeşitli güçler arasında yürüyen mücadele bir kilitlenme ve tıkanma ile karşılaştı. Bunu aşmak için şimdi küresel sistem Türkiye ve İran'a müdahale etmeye çalışıyor. Türkiye ve İran oligarşileri kendi aralarında işbirliği yaparak bu müdahaleye karşı ömürlerini uzatmaya, kendilerini savunmaya çalışıyorlar.

 

KÜRDİSTAN’DAKİ GELİŞMELER SÜRECİN NASIL ŞEKİLLENECEĞİNİ BELİRLEYECEK

 

Tabii başta Kürdistan Özgürlük Hareketi olmak üzere bölgenin demokratik güçleri de mevcut gelişmeleri değerlendirip yeni bir hamle yaparak çözümün öncüsü, yeni Ortadoğu'nun, demokratik Ortadoğu'nun yaratıcısı olmaya hazırlanıyor, çaba harcıyorlar. Bunun da başarı şansı en az dış müdahale kadar bulunuyor. Eğer doğru değerlendirilir, demokratik devrim çizgisi başarıyla pratikleştirilirse Türkiye ve İran'dan gelişecek bir köklü demokratik değişim ve dönüşüm süreci hem dış müdahaleyi boşa çıkarabilir hem I. Dünya Savaşının ortaya çıkardığı ulus-devlet oligarşilerini ve bireysel diktatörlüklerini tümden tarihe gömer. Böylece demokratik özerklik çizgisinde Ortadoğu halklarının demokratik birliğini öngören yeni bir Ortadoğu statükosunun oluşması ortaya çıkar. Şimdi karşı karşıya bulunduğumuz düzey budur. Tabii demokratik devrim, demokrasi hareketi köklü demokratik değişim ve dönüşüm gerçekleştirmez, bu temeldeki adımlar başarılı olmazsa o zaman küresel müdahalenin de etkinlik kurma, egemenlik kurma şansı olur. Dahası Türkiye ve İran oligarşilerinin ittifak halinde ömürlerini uzatarak bölgedeki bu çürümeyi, tıkanmayı daha da derinleştirme, dolayısıyla bölgeyi daha fazla geriletme ihtimalleri vardır. Bunlar da birer olasılık olarak duruyor. Bu iki olasılık da bölge halkları açısından tehlikelidir. Dış müdahale yeniden egemen olursa, tıpkı 20.yüzyılın ilk çeyreğinde olduğu gibi tamamen kapitalist modernite sisteminin çıkarına dayalı yeni bir Ortadoğu'nun şekillenmesi gündeme gelebilir. ABD'nin öngördüğü büyük Ortadoğu projesi hayata geçmiş, başarıya ulaşmış olur. Bu, bütün bölge halklarının çıkarına terstir. Buna karşılık Türkiye ve İran oligarşileri eğer ömürlerini uzatacak bir gücü bulurlarsa, bu, bölgede tıkanma, dogmatizm, tutuculuk ve çürümeyi daha da derinleştirir, demokratik gelişmelerin önünü keser, bu da bölge halkları için, bölgenin demokratik gelişimi için ciddi bir tehlikedir. Bu tehlikelerin aşılabilmesinin, bölgenin gerçekten de yeni bir demokratik uygarlık çıkışı yapabilmenin tek yolu,  bugün çatışmanın yoğunlaşmakta olduğu Türkiye ve İran'da köklü demokratik değişim ve dönüşümün gerçekleşmesidir. Bunun da merkezinde Kürdistan var, Kuzey Kürdistan var, Doğu Kürdistan var. Buradaki gelişmeler önümüzdeki sürecin bölgede nasıl şekilleneceğini belirleyecektir.

 

ÇÖZÜM ÜRETMEYEN YAKLAŞIM ÇETELERİN GELİŞMESİNE NEDEN OLUYOR

 

Suriye'de yaşanan savaşı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Mevcut haliyle ne kadar savaş denir, o bile belli değil. Çatışma önemli ölçüde dış müdahaleyle gelişti. Bazı güçlere dayanarak küresel güçler, bölgesel güçler Suriye'de etkinliklerini arttırmak istediler. Çok ölçüsüz kör bir çatışma ortaya çıktı. Gerçekten de hiçbir savaş kuralına, mücadele kuralına uymayan olaylar yaşandı; katliamlar oldu. İnsanlar sürgün edildi, göçertildiler. Bir tür vahşet yaşandığı söylenebilir. Kıt kanaat, az imkanlarla inşa edilmek istenen yaşam sisteminin hepsi altüst oldu. Suriye'de elle tutulur pek bir şey kalmadı. Fakat bu kör dövüşü bir çözüm üretmedi. Ne küresel güçlerin müdahaleleri ne de bölgesel düzeyde Türkiye'nin müdahalesi bir etkinlik sağlayabildi. İran Esad yönetimi üzerinden bir savunma sistemi oluşturdu; kısmi olarak Suriye'nin bazı alanlarında rejimi ayakta tutma gücü gösterdi. Böylece hiçbir kurala dayanmayan, gerçekten de Suriye gerçeğine uygun çözüm üretmeyen müdahaleler ve saldırılar toplum için ağır sorunlar yarattı ve bir çıkmaz yaşattı. Bu çıkmazdan çetecilik yararlandı. Yemen’de de, Mısır’da da, Libya’da da bu sonuçlar çıktı. Yani çözüm üretmeyen çatışmalı ortam yaşanan tıkanma, çıkmaz daha sapkın hareketlerin gelişmesine, çeteci saldırıların etkinlik kazanmasına yol açıyor.

 

Suriye'de ortaya çıkan da bu oldu. Mevcut haliyle El Kaide çeteciliğinin bu kadar etkili hale gelmesi bunu ifade ediyor. Bu bakımdan şu haliyle öyle Suriye'de gerçekten kurallarına uygun, bir amaç güden savaş olduğu söylenemez. Rojava Kürdistan halkının gerçekten de tarihe iz bırakan, bütün halklara hizmet eden kahramanca bir direnişi gerçekleşti. Gerilla savaşı denilecekse buna denilebilir. İçinde eksikliği olabilir, hatası olabilir, bunlar eleştirilebilir. Bu ayrı bir değerlendirme konusudur. Ama kuralı olan, kaidesi ve ölçüleri olan, belli bir amaç doğrultusunda yürütülen, halklara hizmet eden, demokratik muhteva taşıyan silahlı direniş Rojava halkının direnişiydi. Belli bir etkinlik de kurmuş durumdadır. Suriye için doğru çözüm yolunun ne olması gerektiğini gösteriyor. Onun dışında ne rejim ne de rejim karşıtlarının böyle bir demokratik muhtevası, yeni demokratik Suriye'nin inşası gibi bir amacı vardır. Onlar sadece denetimi ele geçirmek, bir birinden daha azgın diktatörlükler kurup halk üzerinde egemen olmak istiyorlar. Buna da savaş değil, bir yağma, talan, baskı, sindirme harekatı demek daha doğrudur. Aslında terörizm kavramı çok kullanılıyor, ben o kavramlarla durumları izah etmek istemem, bu nedenle bu kavramları kullanmam. Ama Suriye'deki durum terörizm kavramına denk düşüyor. İfade etmek gerekirse tam bir terör, dehşet ortamı yaşanıyor.

 

ORTADOĞU’DA FİLİSTİN VE KÜRT DEVRİMCİ HAREKETLERİNE SALDIRILAR YDD POLİTİKASI

 

ABD'nin başını çektiği uluslararası güçlerin günümüzde Ortadoğu'daki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sovyet blokunun çözülmesiyle birlikte Yeni Dünya Düzeni adı altında ABD başta Ortadoğu olmak üzere bütün dünyaya dönük yeni bir saldırı süreci geliştirdi. Körfez savaşıyla bunu başlattı ve Ortadoğu'da askeri etkinliğini arttırdı. Dünyanın diğer alanlarında da buna dayalı ekonomik, siyasi, askeri müdahalelerde bulundu. Ekim devrimine dayalı olarak 20.yüzyılda ortaya çıkan küresel kapitalist sistem çıkarlarıyla durumu çelişen yapıları etkisiz kılmak, tesirsiz hale getirmek, dolayısıyla her alanda kapitalist modernite hegemonyasını yeniden kurmak amaçlı saldırılardı bunlar. Bazı yerlerde uzlaştı, bazı yerlerde şiddetle üzerine gitti, yıktı, kendi sistemini inşa etti. Birçok yerde amacını önemli ölçüde gerçekleştirdi. Fakat her yerde aynı sonuca ulaştığı söylenemez. Hala mücadele eden, direnen, kendi tarihiyle uyumlu, demokratik alternatifini yaratmaya çalışan halklar var, bölgeler var. Bunlar demokrasi mücadelesini, demokratik direnişlerini devam ettiriyorlar.

 

Aynı durum Ortadoğu'da da sürüyor. 1990’lı  yıllar Ortadoğu'nun bazı stratejik alanlarını tutma yanında Ortadoğu'nun sıcak iki odağı olan Kürdistan ve Filistin devrimlerini kontrol altına alma süreciydi. ABD yönetimi yeni dünya düzeni projesi temelinde 1990’lı yıllar boyunca böyle bir saldırı yürüttü. 11 Eylül 2001 İkizkule saldırısı bu çerçevede planlanıp uygulandı mı, yoksa bu temelde yararlanıldı mı net bir şey söyleyemiyoruz, ama bölgeye dönük ABD müdahalesinde yeni bir aşamayı başlattı. Doğrudan askeri müdahalede bulunarak, bölge Irak ve Afganistan’dan yarılarak Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda tam bir küresel kapitalist hegemonyayı yeniden tesis etme hedeflendi. ABD bunu büyük bir askeri saldırıyla gerçekleştirmeye çalıştı. Hiçbir ölçü tanımadı, hiçbir gücü seferber etmekten geri durmadı. Afganistan’ı ve Irak'ı düşürdü, askeri olarak ele geçirdi. Bu iki noktaya dayanarak özellikle de Türkiye-Irak ittifakı yaratarak Büyük Ortadoğu Projesinin çekirdeğini oluşturup, modelini ortaya çıkartıp kendi çıkar sistemini Ortadoğu'da yeniden inşa etmeyi umut ediyordu. Hesabı ve planı buydu. Bush yönetimi bunun için çaba harcadı, ama başarısız kaldı. ABD toplumu da buna destek vermedi. Ortadoğu'da buna karşı yerel düzeyde büyük direnişler oldu. Obama yönetiminin planlaması da bunun üzerine gelişti. Fakat ilk günden itibaren bunun yürümeyeceği, sonuç getirmeyeceği açığa çıktı. Obama yönetimi bu konuda başarılı olamadı.

 

ABD BÖLGEDEN TÜMDEN ATILACAĞI BİR DURUMLA KARŞI KARŞIYA

 

Bu noktada Arap Baharı denen isyan hareketleri ABD'nin içine girdiği çıkmazın, çözümsüzlüğün imdadına yetişti. Türkiye-Irak ittifakıyla çözüm yaratmayı öngörürken ne Irak yeni bir sisteme girebildi ne de uzun yıllardır hazırlanan TC sistemi ve AKP hükümeti ABD'nin çıkarı ve isteği doğrultusunda bir politika yürütür hale getirilebildi. Bu sonuçsuz çaba ortamında Arap isyanları ABD için yeni bir umut gibi belirdi. Buna sarılarak çözüm bulmak istediler. Halk direnişlerinin yanında görünerek, o direnişleri kendi çıkarlarına dönüştürmek istediler. Bu hareketler sonuca gitsin diye Hüsnü Mübarek gibi bazı işbirlikçilerini geri çektiler. Fakat ortaya çıktı ki, eski yönetimler, bireysel ulus-devlet diktatörlükleri yıkılıyor, parçalanıyor. Fakat yerine hiçbir şey koyamıyorlar. Ne Irak'ta, ne Afganistan’da, ne Tunus’ta, ne Mısır’da, ne Libya’da, bir sistem yaratabildiler. Suriye'de bir çözüm gücü ortaya çıkaramadılar. Hüsnü Mübarek rejimini geri çekerek Mısır’da Arap Alemi için örnek olabilecek bir sistem geliştirebilir miyiz arayışına girdiler. Obama bunu yaratmak için birkaç kez Kahire’ye gitti, fakat pratik tersi oldu. Mısır’da ABD karşıtı bir yönetim hızla kendini etkin kılmaya çalıştı. ABD neredeyse Mısır’da her şeyi kaybedecek bir noktaya geldi. Bu kadar güç harcayıp müdahale ederek Ortadoğu'daki kendi çıkarlarına hizmet etmeyen ulus-devletçi despotik yönetimleri yıkıp sermayenin daha serbest dolaşımı için uygun bir sistem yaratmayı öngörürken, bölgeden tümden atılacağı bir durumla yüz yüze geldi.

 

Bunun üzerine Mısır’da yeniden etkili olabilmek için büyük bir risk üstlenerek askeri darbe yapmak durumunda kaldı. Çünkü Mısır’ı da kaybederse diğer Arap ülkelerinde kendi istediği bir düzeni kurabilmesi, Suriye'de kendisini etkin kılabilecek bir çözüm yolu bulması mümkün değildi. Herkesin umut ettiğinin, beklediğinin aksine ABD'nin sıkıştığında darbelerle askeri yönetimleri iktidara getirmekten çekinmeyeceği bir kez daha Mısır pratiğinde kanıtlandı. Böylece bölgeden atılmaktan kurtuldu. Fakat dikkat edelim Mısır’daki darbe de ABD açısından bir çözüm değil, bir çıkmazı ifade ediyor. Ordu ABD'ye dayalı olarak yönetimi aldı, ama Mısır’da hakim olabilmiş değil. Bir yönetim gücü haline gelip muhalefeti sindirmeye çalışıyor, ama öyle çok kolay olacak, başarılacak bir durum gibi görülmüyor. Ülke içinde muhalefet çok. Bu muhalefet bastırılsa bile diğer bütün Arap ülkeleri için bir çözüm modeli olması imkansız. Çünkü askeri darbeyle oluşturulacak yönetimin Hüsnü Mübarek yönetiminden hiçbir farkı olmayacak. Aslında yeni bir Enver Sedat-Hüsnü Mübarek yönetimi inşa edilmek isteniliyor. Eğer bu yönetim biçimi model olacaksa diğer Arap ülkelerinde de yeniden bireysel diktatörlüklerin, yeni Saddamların ortaya çıkartılması lazım. Artık Ortadoğu toplumları böyle yönetimleri kabul etmeyeceğine göre, ABD'nin Mısır’dan üretmek istediği çözümün bölgeye yayılması da mümkün değildir. Bu gerçeklikler, ABD'nin yaklaşık 25 yıllık yürüttüğü mücadele ve kapsamlı geliştirdiği savaşta istediği sonucu alamadığını göstermektedir. ABD'nin bütün bu çabalarının hiç sonuç almadığı da söylenemez.

 

ABD TÜRKİYE VE İRAN ÜZERİNE OYNUYOR

 

Bu yirmi beş yıllık müdahale ve yürütülen savaş içerisinde I. Dünya Savaşının sonrasında oluşturulan statükonun yarattığı bireysel ulus-devlet diktatörlükleri yıkıldı. Bu Ortadoğu açısından önemli bir durumdur. Yıkıldılar, ama yerlerine yenileri konmadı; konamadı. Eski aşıldı, yeni yok, yeni inşa edilemiyor. Mevcut bu durum çelişki, çatışma ve kaos demek oluyor. Bu durum çatışma ve kaosu bölge genelinde daha fazla derinleştiriyor. Mevcut müdahalelerin ortaya çıkardığı sonuç böyle oldu. İkincisi ise, ABD sistemine bölge genelinde karşıtlık var ve gelişiyor. Etkinlik kurma, egemen olma durumu söz konusu değil. Şimdiye kadarki politikalar bölgede hegemon olan güçler arasında değil de, bölgeyi etkileyen güçler üzerinde mücadele sürdü. Ortadoğu'nun ikinci dereceden etkili olan ülkeleri üzerinde çatışmalar sürdü. Bireysel diktatörlüklerin hakim olduğu alanlarda çatışmalı durum yaşandı. Bu çatışmaların sonucu diktatörlükler yıkıldı, ama bölgenin hegemonik güçlerinde değişiklik olmazsa yeni kurulamıyor. Hatta eskinin tümden aşılması bile mümkün olmuyor.

 

ABD’nin bu başarısızlığı aşmak için yeni politik yönelim olarak Türkiye ve İran'a dönük müdahale çabaları içine girdiği görülüyor. Bireysel diktatörlükleri yıkarak kendisi açısından bölgede çözüm arama çabasına rağmen ABD bir sonuç alamadı. Uzun süre adına ılımlı İslam denen yeni bir iktidar İslam’ını işbirlikçi alternatif yönetim olarak düşündü. Bunlar üzerinden yeni bir Ortadoğu düzeni kurmayı hedefledi. AKP'den Mursi’ye, İhvan-ı Müslim’e kadar bunlar üzerinden kendi hegemonyasını pekiştirmeyi hedefledi. Ancak tersine bu eğilimler hızla ABD ile karşıt hale geldiler. ABD çıkarlarını temsil etmediler. Böyle bir durumda ABD başlangıçtaki müdahale iddiasını sürdüremiyor. 1990’lı yılların başındaki kararlılığı, gücü, saldırganlığı yok. Geçen yıllar içinde çok zayıfladı, çok şey kaybetti. Ama başarısızlığını kabul edip bölgeden çekilebilecek durumda da değil. O zaman küresel hegemonya yıkılır. Küresel öncülük iddiası, duruşu kaybolur. Mevcut haliyle hem yeni yöntemler arama çabasındadır, hem de mücadeleyi yeni alana kaydırmaya çalışıyor.

 

Başlangıçta çok fazla öngörmediği, ihtiyatlı davrandığı alanlara doğrudan müdahale etmek durumunda kalıyor. Bu alanlar nerelerdir? Türkiye ve İran! ABD'nin yeni arayışı, mevcut yaşadığı başarısızlığa, çıkmaza çözüm arayışı Türkiye ve İran'a müdahale etme noktasına gelmiş durumdadır. Türkiye ve İran oligarşilerini geriletir, zayıflatır, kendi çıkarı doğrultusunda buralarda dönüşüm sağlatır ise ona dayanarak bölgenin diğer alanlarında ortaya çıkan eskinin yıkılması durumunu da yeni bir sisteme kavuşturabilecektir. Mevcut durumda Türkiye ve İran’dan bazı sonuçlar alabilirse onları bölge geneline yayıp yeni bölge statükosunu, Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirebilecek. Mevcut yönelimi bu çerçevededir. Bunun ne kadar başarılı olup olmayacağı önümüzdeki süreçte yaşanacak mücadelenin sonucunda görülecektir. Çünkü öyle kolay değildir. ABD bundan biraz kaçınıyordu. Türkiye ve İran dışında çözümler üreterek, modeller yaratarak Ortadoğu'da Türkiye ve İran'ı buna göre değişime zorlamak istiyordu. Doğrudan Türkiye ve İran'da bir çatışmaya girmeden, yeni bir arayış geliştirmeden daha küçük, daha kontrol edilebilir ülkelerden sonuçlar çıkartmak istiyordu. Bu strateji başarılı olmadı. Bu başarısızlığın sonucunda ABD geri de çekilemeyeceğine göre mecburen Türkiye ve İran müdahalesini geliştirmek, derinleştirmek durumunda kalıyor.

 

17 ARALIK TÜRKİYE’YE DÖNÜK BİR MÜDAHALE

 

17 Aralık müdahalesi Türkiye'ye dönük böyle bir müdahaledir. AKP-Fetullahçılar çatışması tamamen böyle bir müdahaleyi ifade ediyor. İran'ı Cenevre 2’ye almadılar, baskıyı sürdürüyorlar,  mevcut İran yönetimini teslim almak istiyorlar. Ahmedenejat yönetimi ABD ile cepheden mücadele içindeydi. Hasan Ruhani yönetimi ise görüşmelerle kendi etkinliğini sürdürmek istiyor. Dış saldırıları böylece dengelemek istiyor. ABD de bundan yararlanıp baskılarını arttırarak İran yönetimini tümden teslim almayı hedefliyor. Bunları gerçekleştirebilirse Fetullahçılar üzerinden yürüttüğü müdahaleyle AKP'yi geriletir, Türkiye siyasetini kendi çıkarına göre düzenler. Baskıyla İran yönetimini de teslim alabilirse bu sonuçlara dayanarak yaklaşık yirmi beş yıldır Ortadoğu'da yürüttüğü savaşın sonuçlarını büyük Ortadoğu projesi kapsamında yeni bir Ortadoğu sistemine dönüştürecektir. Bu da küresel sermayenin daha derinleşmiş, daha kapsamlı ve daha hegemonik çıkar sağladığı, baskı ve sömürü sağladığı düzen olacaktır. Bölge halklarının daha çok iradesizleştirilmesi, Ortadoğu çıkarlarının ve Ortadoğu imkanlarının daha fazla sömürülmesi sonucunu getirecektir.

 

ILIMLI İSLAM PROJESİ ÇÖKTÜ

 

ABD'nin ılımlı İslam projesinin çöktüğünü söyleyebilir miyiz?

 

Mevcut sonuçlar kesinlikle çöktüğünün ifadesidir. Aslında çökmekten kasıt da şu olabilir; o politika bir döneme aitti. Daha çok da Sovyetler Birliğinin Güney Asya’ya ve Ortadoğu'ya yayılması, sıcak denizlere, Hint Okyanusu’na uzanma, inme çabalarının boşa çıkartılması için oluşturulmuş bir politikaydı. Buna yeşil kuşak projesi dendi. Türkiye, İran, Afganistan hattı oluşturuldu, böylece Sovyetler Birliğinin güneye kayması engellenmeye çalışıldı. Güneyden kuşatıldı. Bu politika sonuç verdi mi? Verdi. Bu anlamda ABD yeşil kuşak projesinden sonuç aldı. Sovyetler Birliğinin çöküşünde böyle bir kuşatmanın da önemli bir rolü oldu. Tabii belirleyici değil, etkileyici bir rolü oldu. Belirleyici olan, Sovyet sisteminin kendi iç çelişkileridir. Çünkü dikkat edilirse yıkılmadı, çöktü. Çöküş gösterdi ki esas olan içteki çelişkilerdir. Dıştan vuruşla yıkılmış olsaydı belirleyici olanın dış olduğunu söyleyebilirdik. Ama dış kuşatma da çöküşte önemli etkide bulundu. Bu da yeşil kuşak projesiydi. ABD bu projeyi Sovyetler Birliğinin çöküşüyle birlikte yenileyerek bölgede yeni kuracağı düzenin işbirlikçileri yapmak istedi. Böylece iktidar İslam’ını Ortadoğu'da eski ulus-devlet statükosunu aşmanın, yeni bir küresel sermayeye daha fazla hizmet eden bir siyasal sistemin kuruluşunun aracı yapmak istedi.

 

AKP modeli böyle bir modeldir. Nitekim AKP kendisini bir model olarak sundu. Ortadoğu'nun bazı ülkelerinde de AKP adıyla partiler kurdurdular, Tayyip Erdoğan yönetimi buna dayanarak etkili bir Ortadoğu politikası yürütmeye çalıştı. İlk önceleri belli düzeyde etkisi oldu. Bütün bunların hepsi ABD'nin söz konusu politikası gereğiydi. Şimdi bu projenin geldiği nokta iflastır. Bu iflası en bariz bir biçimde AKP gerçeğinde görüyoruz. O kadar uzun süre imkan vererek hazırlanmış olan AKP, şimdi ABD ile çatışan bir konuma geldi. ABD politikalarından son iki üç yılda tümden uzaklaştı, karşıt duruma düştü. O politikaları yürütemez oldu. Diğer yandan Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketinin geldiği durum ortada. AKP modelinin bir parçasını Mısır’da da geliştirmek isterken, aynı AKP gibi onlarla da karşı karşıya geldi. Böylece Türkiye ve Mısır örnekleri ABD'nin ılımlı İslam denen iktidar İslam’ı projesini başarısız kıldı. Yeşil kuşak projesi başlangıçta belli sonuçlar verdi, ama onun Ortadoğu'da yeni model yönetimleri oluşturma projesi olarak geliştirdiği ılımlı İslam sonuç vermedi. Zaten Suriye'de hiç onlara dayanmadı. Suriye'de de özgür Suriye ordusunun bel kemiğini onlar oluşturuyordu. Türkiye ve Mısır’daki gelişmeleri görünce ÖSO’yu hem destekler göründü hem de ona dayanamayacağını görerek desteklemedi. Çünkü kendisinin başına yeni, daha ağır bir sorun ortaya çıkacağını gördü.

 

BÖLGEDEKİ PARÇALANMIŞLIK YENİ BİÇİME KAVUŞTU

 

ABD Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme projesinde radikal dini grupların direnciyle karşılaşıyordu.  Şu an Şii-Sünni radikal gruplar çatışma halinde. Bu, mezhepsel temelde bir çatışma mı, yoksa ABD'nin kendisine alan açması için bu güçleri karşı karşıya getirmesi mi yaşanıyor?

 

Bu ciddi bir konu, üzerinde yoğunca durmayı, incelemeyi, araştırmayı gerektiriyor. İnsan hemen şöyledir diyerek tez elden hüküm vermekte zorlanıyor. Çünkü söz konusu belirtilen olasılıkların hepsi açık. Hatta farklı olasılıklar da bu işin içinde olabilir. Neden? Çünkü bir, bölgenin tarihsel temelleri var. Tarihte şekillenmiş güç odakları, anlayışları, yapıları var. Dolayısıyla kendi içinde bölünmeye, çelişmeye, çatışmaya açık yapılar var. En bariz olanları mezhep bölünmeleri ve çatışmalarıdır. Bu yeni olan bir durum değil, eskiden beri de böyledir. Mezhep örgütlenmeleri, tarikat örgütlenmeleri, çok çeşitli dini örgütlenmeler bu coğrafyanın gerçeğidir. Zaten İslam’ın doğuşundan bu yana bölge iki temel mezhebe bölünmüş durumdadır. Ondan önce de bu bölünmeler farklı biçimde bölgede yaşanıyordu. İslam uygarlığına dayalı mezhep bölünmesi ilk çağlardaki Grek-Roma uygarlığıyla İran-Mezopotamya uygarlığı arasındaki bölünme, karşıtlık biçiminde sürüyordu. Doğu-Batı ayrışması bunu ifade ediyor. Ta o zamandan beri Ortadoğu'da bölünmeler vardır.

 

İslam devriminin çıkışı başlangıçta bu ayırımı giderecek, bölgede bütünlük sağlayacak yeni bir devrimsel çıkış gibi görülse de bölgenin karakterinden olsa gerek, kısa sürede mezhep farklılıkları biçiminde bölünmeyle bölgedeki bu parçalanmışlık yeni bir biçime kavuştu. Bu bölünme daha sonraları Osmanlı-İran bölünmesi biçiminde bir karaktere kavuştu. Biri Sünni imparatorluk, diğeri Şii imparatorluğu oldu. Beş altı yüz yıl boyunca bu çatışma bölgeye hakim oldu, bölgedeki gelişmeleri belirledi. Aslında Ortadoğu'nun kendi gücünü tüketmesi, kendi içine kapalı kalması, dolayısıyla dogmatizme, tutuculuğa bürünmesi, yenilik yaratamaması durumu bu bölünme ve çatışmaya dayalı olarak gelişti. Bundan yararlanarak kapitalizm Avrupa’da çıkış yaptı. Avrupa’nın böyle bir çıkışı ve dünya hegemonu haline gelmesi, bir yönüyle de Ortadoğu'daki bu mezhepsel bölünme ve çatışmaya dayalıdır. Daha önce Grek-Roma uygarlığıyla İran-Doğu uygarlığı arasındaki çatışma biraz daha küreseldi, evrenseldi. Kendisini dışa açabiliyor, dış gelişmeleri görebiliyordu. Fakat Osmanlı-İran çelişkisi, çatışması, Sünni-Şii mezhep çatışması küresel boyuttan koptu, daha fazla bölgesel karakterde oldu. Bu da daha çok daralma, içe kapanma, daha fazla dogmatik ve tutucu hale gelmeye yol açtı. Bölge dinamiklerini kendi içindeki çatışmada tüketme durumu ortaya çıktı. Bölgesel gelişmeler olmadı, yeni uygarlıksal çıkış yapamadı. Bu boşluktan yararlanarak Avrupa Rönesans yaşadı daha sonra da kapitalist modernist güçler hamle yaparak dünyanın merkezi olma konumunu Batıya kaydırdılar.

 

Şİİ SÜNNİ DEMOKRATLARI ABD’NİN POLİTİKALARINI GÖRMELİ

 

Şimdi iki dinamik de bölgedeki gelişmelerde rol oynuyor. Birincisi, sonradan çıkış yapmış küresel hegemonik güç haline gelmiş olan kapitalist modernite sistemi bölgede egemenliğini sürdürmek, bunun için de kendisine karşı çıkabilecek her türlü tehlikeyi bertaraf etmek istiyor. Bunun için çok farklı politikalara başvuruyor, bölge dinamiklerini kıracak, tüketecek her yöntemi uyguluyor, bu tür adımları atmaktan çekinmiyor. Bölgeyi kendi içinde bitirerek küresel kapitalist hegemonyasını sürdürmeyi amaçlıyor. Bölge kendi içinde çatışmalı olmazsa yeni bir çıkış gerçekleşebilir ve kapitalist modernite hegemonyası aşılabilir korkusunu yaşıyor. Bu bakımdan söz konusu gelişmelerin bir küresel kapitalist politika sonucu gerçekleşmiş olma olasılığı yüksektir. ABD, Avrupa, İngiltere, İsrail sisteminin ortaya çıkardığı, geliştirdiği politika olarak görülebilir. Yani bölgede mezhep ayrışması, mezhepsel bölünmenin yaratılması, mezhepsel çelişkilerin öne çıkarılması bu sistem tarafından kışkırtılıyor olabilir. Hatta mezhep içinde de yaşanan bölünmeler bu eksende ele alınabilir. Günümüzde de en önemli dinamik Ortadoğu’dur. Ortadoğu yeni bir çıkışa, demokratik uygarlık çıkışına yol açabilecek maddi kültürel birikime sahiptir. Bu, Avrupa uygarlığını, kapitalist modernite sistemini tehdit ediyor. kapitalist modernite hegemonyası buna karşı kendi etkinliğini, gücünü nasıl savunacaktır? Bunun için her türlü yol ve yöntemi deneyeceği açıktır. Bunun en etkili yolu olarak alternatif uygarlık gücünü kendi içinde bölme, çeliştirme, çatıştırma, gücünü tüketmedir. Yani klasik emperyalizmin böl, çatıştır, yönet politikası Ortadoğu'da yine uygulanmaktadır.

 

Bu biçimde hem bölge güçleri parçalanıp çatıştırılarak iç dinamikleri, potansiyeli heder edilmeye çalışılıyor, hem de bu çatışma içinde alternatif çıkış yaptırma gücünde olan demokratik uygarlık çıkışı, demokratik modernite çıkışının önü alınmak, onun dinamikleri yok edilmek isteniyor. Bu bakımdan mevcut gelişmelerin, son on yıl içinde daha da bariz hale gelen, aslında körfez savaşından sonra, hatta daha öncesinde Afganistan savaşında geliştirilen Şii-Sünni ayrışmasının derinleşmesinde kapitalist modernite yaklaşımının ABD politikalarını belirleyici rolü olabilir. Bunu Ortadoğu'da yaşayan herkes, Şii’si de, Sünni’si de, demokratı da herkes bilmeli, görmelidir. Çünkü herkesi ilgilendiren bir durumdur. Küresel kapitalist sistem böyle bir politika izleyebilir. Ortadoğu'da gerçekleştirilmek istenen de budur. Çünkü mezhep çatışmalarının ortaya çıkardığı sonuçlar küresel kapitalist modernite güçlerinin çıkarlarına hizmet ediyor. ABD; böl-parçala, çatıştır, yönet politikasıyla savaş ve kriz içerisinde Ortadoğu'yu yönetmek istiyor olabilir. Son çare olarak kriz, kaos ortamında, çelişki ve çatışmaları derinleştirip güçleri bu çatışma içinde tüketip alternatiflerini zayıflatarak kendi egemenliğini sürdürmek istiyor olabilir. Zaten başka çaresi de yoktur.

 

Fakat sadece ABD politikaları var demek, suçu hep ABD'ye, dış güçlere yüklemek doğru değildir. Ortadoğu'nun güçleri kendi gerçeklerini yeterince değerlendirmiş, dolayısıyla bu politikaları boşa çıkarmış denilemez. ABD'nin politikayı böyle uygulaması bir gerçek olabilir. Ama neye dayanarak bu politikayı uyguluyor? Eğer bunun tarihsel bir zemini olmazsa, toplumsal, ideolojik ve politik zemini olmazsa asla uygulayamaz. Eğer bölgeyi bu kadar parçalayıp çatıştırarak güçlerini tüketebiliyorsa, Onuncu yüzyıldan, on sekizinci yüzyıla kadar böyle çatıştırmış, sonunda bölgeye hakim olmuşsa, şimdi de aynı şeyi yapmak istiyorsa o zaman demek ki bunun bir maddi zemini vardır. ideolojik, toplumsal, siyasi zemini var. Bu da tarih içinde oluşmuş bir zemindir. Ortadoğu iktidar ve devlet uygarlığı güçleri arasında bölünmüştür. Sümer çıkışı yayıldığında Mısır ve İran bile ikiye bölmüş. Hele hele devletçi uygarlık Yunanistan’a taşındıktan sonra tümüyle Doğu-Batı bölünmesi ortaya çıkmıştır. Buna bir de mezhep bölünmesi eklenince Ortadoğu bu bölünmeler ve çatışmalar temelinde sürekli güç kaybına uğramıştır. İslam devriminin Şii-Sünni mezhepleri bölünmesi temelinde bir durum ortaya çıkınca bu çatışmanın ideolojik, siyasi, stratejik bir biçimde zemine kavuşması da kökleşmiştir.

 

DEMOKRASİ GÜÇLERİ TUTUM ALMALI

 

Bu zemin olmazsa kesinlikle ABD'nin, Avrupa’nın böl, parçala, yönet politikaları bu kadar etkili olmaz. Bölgede de çıkarını mezhep çelişki ve çatışmasına bağlayan güçler var. Bunlar da önemli etken oluyorlar. İran Şii eksenini, Türkiye ise Sünni ekseni ifade ediyor. Bölgenin iki hegemon devleti bölgesel çatışma yürütüyorlar. Aslında bu iki hegemonik güç ve ikisi arasındaki çelişki ve çatışma mezhep çelişkisi ve çatışmasıdır. İslami dönemde de böyleydi, imparatorluklar döneminde de böyleydi, 19. ve 20. yüzyıl kapitalist modernite hegemonyasının gerçekleştiği dönemde de yaşanan budur. Bu bakımdan Türkiye ve İran'ın mevcut bölge üzerindeki hegemonik duruşu tehlike oluşturuyor, dış güçlere zemin sunuyor, hizmet ediyor. Bölge potansiyelini kendi iç çatışmasıyla tüketiyor. Bölgenin tarihine yakışır bir biçimde yeni çıkışlar yapmasını önlüyor. Bunu da bölgenin demokratik ve yurtsever güçleri iyi görmelidir. Dolayısıyla bu kadar mezhep çelişkisi ve çatışmasını öne çıkartan, ona dayanarak Ortadoğu'da var olmak, etkili olmak isteyen güçlere, politikalara karşı uyanık olmak, karşı durmak çok çok önemlidir. Bu, görülemez, aşılamazsa, bu anlamda böyle mezhepsel bölünmelere yol açan iktidarcı ve devletçi İslam anlayışı, dini anlayış aşılamaz, demokratik kültürel İslam hakim kılınamazsa bölge dış güçlerin cirit attığı, kendi çıkarları doğrultusunda böldüğü, çatıştırdığı, dolayısıyla gücünü tükettiği bir alan olmaktan kurtulamaz. Aslında mezhep çatışmalarına kilitlenmiş Ortadoğu gerçeği demokrasi güçlerini boğmanın da bir yolu olmaktadır. Çünkü toplumlar böyle bir ayırım etrafında toplanarak demokratik örgütlenme ve mücadelenin önüne geçilmektedir. Bu açıdan demokrasi güçlerinin ve tüm sorumlu yurtsever çevrelerin toplumları böyle bir bölünme ve tuzak içinde bitiren yaklaşımlara tutum alması önemlidir.

 

Bölge güçlerinin zemin olmalarını ortadan kaldıracak, tarihlerine yakışır yeni bir uygarlık çıkışı yapabilir hale gelmelerinin yolu, her türlü mezhep bölünmesine yol açan iktidarcı devletçi İslami anlayış aşılarak demokratik kültürel İslam’ın yaşanmasını sağlamaktır. Sadece mezhep farklılıklarını değil, tüm inanç farklılıklarını kabul eden ve bunu inançlı olmanın temel değeri olarak kabul eden bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Kürt Halk Önderi bu nedenle Medine Vesikasına vurgu yapmıştır. Bu anlamda demokratik İslami birliğin oluşturulması çok çok önemlidir. Bu hem iç bölünmeleri engelleyecek hem de kapitalist modernite güçlerinin dıştan müdahalesini önleyecek, onların dayanmak istediği zemini kurutarak boşluğa düşürecektir. Doğru yaklaşım budur. Bu nedenle dış müdahaleyi de doğru anlamak mezhep çelişki ve çatışmalarını da doğru anlamak, ucuz konuşmamak, ucuz yaklaşmamak, çok dikkatli, duyarlı olmak önemlidir. Tarihsel bir bakış açısı kadar güncel kapitalist politikaları da doğru anlayan, dolayısıyla her düşüncenin, politikanın neye hizmet ettiğini gören bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bölgenin aydınları, yurtseverleri, demokratik güçleri bu gerçeği görmek, o dar, kaba laisizmi görüp bir yana iterek bölgenin gerçeği olan kültürel birikimi temsil edecek demokratik kültürel İslam birliğini öngörüp gerçekleştirmeleri, böyle bir politikayla hareket etmeleri büyük önem taşıyor. Sadece iktidarcı devletçi zihniyetten uzak böyle bir yaklaşım mezhepçi dar duruşları bertaraf edebilir. Bununla dış müdahalenin önü kesilebilir, böylece Ortadoğu yeni bir demokratik uygarlık çıkışını gerçekleştirebilir. Yani kendi potansiyelini temsil edecek yeni bir dünya gücü olarak özgür ve farklılıklara dayalı eşit yaşamı dünya gerçeğinde yaratacak bir demokratik sistemi Ortadoğu'da var edebilir.

 

EL KAİDE KAOSTAN YARARLANIYOR

 

El Kaide bağlantılı IŞİD bir yandan Suriye'de savaşırken, öte yandan Ambar eyaletinde, sonrasında Kerkük’e bağlı Tuzxurmato bölgesini denetimine geçirmiş bulunmakta. IŞİD’in bu kadar yaygınlaşmasını neye bağlıyorsunuz? Ortadoğu'da radikal İslami grupların etkinliğinde yaşanan artış Ortadoğu'daki güç dengelerini etkiler mi?

 

Sadece IŞİD değil, yine sadece Irak ve Suriye’de bir El Kaide gelişmesi yaşanmıyor. Benzer durumlar Libya’da da var, Mısır’da da var, Yemen’de de var, Afganistan’da da var, Pakistan’da da var. Yani hemen hemen Arap Aleminin hepsinde var. Hatta Afrika’daki İslami güçler içerisine bile var. Bu neden böyle oldu? Küresel kapitalist hegemonya güçleriyle bölgenin ulus-devlet statükosu arasındaki çatışmanın çözümsüzlüğü ve yarattığı çaresizlik buna yol açtı. Tabii ulus-devlet diktatörlükleri buna dayanamadılar, yıkıldılar. Dış müdahale, içteki hak mücadelelerini de yanına alarak ya da onlardan yararlanarak bu ulus-devlet diktatörlüklerini yıktıysa da yerine yenisini koyamadı. Niye? Çünkü yerine koyacak gücü yoktu. O diktatörlükleri Ortadoğu ülkeleri çıkarmadılar, Ortadoğu toplumları yaratmadılar. Kapitalist küresel hegemonya yarattı. I. Dünya Savaşının ortaya çıkardığı Ortadoğu'nun ulus-devlet statükosu yarattı. Dolayısıyla onları kaldırınca yerine farklı bir şey koyamıyorlar. Örneğin ABD'nin büyük Ortadoğu projesi diye bir kavramı var, içinde ne var belli bile değil. Bomboştur içi. Kavram olarak var. Ama ne koyacağını söyleyemiyor. Ya ne yapacağı konusunda net değil, ya da bildiklerini açıkça söyleyemiyor. Çünkü söylese destek bulamayacak, tepki toplayacak. Ondan korkuyor. Onun için kavramı söylüyor, içini doldurmuyor. Bu bakımdan sistem istikrar sağlayacak yeni bir yapılanma ve model geliştiremedi. Ortaya çelişki ve çatışmayı ifade eden bir kriz ve kaos durumu çıktı. El Kaidecilik bundan yararlanıyor. Aslında El Kaidecilik de değil, mezhepçi yaklaşımlar bundan yararlanıyorlar. Sünni olsun, Şii olsun aşırı mezhepçi yaklaşımlar bu kriz ve kaos ortamından yararlanıyorlar. Çelişki ve çatışma durumunun ortaya çıkardığı durumlardan faydalanıyorlar. Eski ulus-devlet modeli toplumların ve sistemin ihtiyacını karşılayamadığından dağıldılar. Yerini ne uluslararası güçler ne de bölgenin demokrasi güçleri bir şey koyamayınca bu boşluğu kendi örgütlenmeleri doğrultusunda ustaca kullanıyorlar. Bu gelişmeler böyle ortaya çıktı. Aldığımız bilgilere göre hemen her ülkede en çok gelişen El Kaide’ye bağlı örgütlerdir.

 

Irak ve Suriye'de olan da budur. Başka türlü bir şeyin gelişmesi de mümkün değildi. Şii aleminde de aşırı mezhepçi eğilimler öne çıktı, gelişiyorlar görüyorsunuz, Sünni toplum içinde de El Kaide aşırıcılığı, saldırganlığı etkinlik kuruyor, taraftar buluyor, gençleri etkiliyor. Yıkılanın yerine ideolojik olarak, siyasi olarak bir şey konulmayınca ve bu temelde kaos, çatışma yaygınlaşınca insanlar yarınlarını göremiyorlar. Bu da boşluk, dolayısıyla arayışlar ortaya çıkarıyor. El Kaide bu boşluğa ve arayışlara hitap etti. Siyasi olarak İslam devrimi adı altında devrimle bir alakası olmayan, kültürel İslam’la, Medine İslam’ıyla ilişkisi olmayan daha despotik, daha vahşi bir iktidar İslam’ını model olarak gösterdi. Zaten öfkeli, çelişki ve çatışma içinde geleceğini göremeyen bir toplum ve onun gençliği böyle bir şeye ilgi duydu. Gelecekten umudunu koparmış, gelecek umudu oluşturamayan öfkeli gençlik de buna dört elle sarıldı. El Kaidecilik böyle gelişiyor.

 

ÇÖZÜM ÜRETMEYEN GÜÇLER IŞİD’İ ORTAYA ÇIKARDI

 

Irak Şam İslam Devleti adında kendini örgütlüyor bir grup. Bu, İslam’ın Ortadoğu alanına yayılım sürecindeki özelliklere bağlıdır. Aslında Şam’la Irak bir devlet olmak istiyordu. Emeviler böyle devlet olmak istediler. Bağdat ona karşı çıktı, sonra bölündüler. Tarihten beri böyle bir çelişki çatıştırma durumu yaşanıyor. Şimdi de Irak Şam İslam devleti geçmişten beri bu iki coğrafyayı birleştirme eğilimlerini güncelleştiriyor. Bir tür Emevi sistemi, ama daha çok Irak'a dayanarak Suriye'de gelişmek istiyor. Suriye'deki boşluktan yararlandı. Suriye'de de birçok alanı elde tutuyorlar. Sadece Irak'taki Ambar eyaletinde değil, birçok yerde zaten varlıkları güçlüydü. Irak'ta böyle bir durum ortaya çıkınca bazıları şaşırıyor. Bu şaşırmalar anlamsızdır. Çünkü çoktan beri bu güçler zaten etkindiler. Fakat bu tarzda bir açığa çıkma söz konusu değildi, biraz örtülüydü, gizliydi. Ama Suriye altüst olup oranın da bir kısmını ele geçirmeyle birlikte Irak'ta da elde tuttukları alanlardaki gizliliği, örtüyü kaldırdılar. Böylece Irak ve Suriye'de birbiriyle bağlantılı olan çok geniş bir alanı elde tuttukları ortaya çıktı. Gerçekten de bir güçtürler. Nitekim devlet ilanında bulundular. Savaşıyorlar, etkinlikleri var, sistemleri vardır. Irak için de Suriye için de çok ciddi bir problemdir, sorundur. Buna, Irak ve Suriye'ye bu biçimde müdahale edip çözüm üretemeyen güçler yol açtılar.

 

Demokratik güçlerin de bu gerçeği görmesi, analiz etmesi, aydınların değerlendirmesi gerekir. Toplumun eğitilerek demokratik siyasetin formüle edilmesi, örgüt ve eyleminin gelişmesine öncülük edilmesi görevi vardır. Bu konuda zayıf, geri bir durum da yaşanıyor. Demokrasi hareketi açısından da boşluk var. Bu boşluk ortamından da yararlanarak mevcut çıkış gerçekleştirilmiş durumdadır. Eğer demokrasi güçleri kendi demokratik toplum ve bu temelde çözüm projelerini ortaya koyamazlarsa El Kaide gibi güçlerin gelişmesinin bugünküyle sınırlı kalacağı beklenmemelidir. Fırsat buldukça kendilerini genişletmek için çaba harcayacaklardır. Güney Kürdistan'ın sınır kentlerine dönük de saldırılar yapıyorlar. Tam ayrıntısını bilmemekle birlikte yaklaşımlarından insan şunu anlıyor: Irak'ın Sünni bölgesinden Suriye'ye, Lübnan’ın Sünni bölgelerine uzanan bir alanı ele geçirmek, buna dayanarak Kürdistan'ı ele geçirmek -çünkü Kürtler de Sünni  toplum oluyor- hedefleniyor. Buradan Türkiye'ye dayanmak, Türkiye'yi de ele geçirip yeniden geniş Sünni bir blok oluşturmak istiyorlar. El Kaide sadece adı geçen yerlerle kendisini sınırlamıyor. Planlaması kesinlikle böyledir. 2013 yazından itibaren Rojava’ya yönelik yaptıkları saldırılar da bu temeldeydi. Rojava halkının demokratik direnişi bu saldırıları kırdı. Bunun gerçekleşmesini önledi. Ama sanılmasın ki El Kaide bu stratejiyi terk etmiş, IŞİD böyle bir mücadeleden vazgeçmiştir. Fırsat buldukça, ortamı kendileri için uygun gördükçe, bir de güçlerini arttırdıkça söz konusu saldırılarını sürdürüp amaçlarını gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Bu bakımdan sadece Rojava Kürtleri değil, Başur Kürtleri için de, Bakur Kürtleri için de ciddi bir tehlikedirler. Bütün Ortadoğu halkları için tehlikedirler. Aslında bu aşırılık tüm insanlık için bir tehlikedir. Bölgenin demokratikleşmesinin önünü alarak bölgeyi kapitalist modernite sömürüsüne açık hale getiriyorlar. Dolayısıyla bölgenin geleceğini karartan bir gericilik olma özellikleri vardır.

 

DEMORATİK İSLAM GÜÇLERİ MÜCADELE VERMELİ

 

Bu tehlikeyi görüp buna karşı bir ittifak geliştirmek lazım. Ama daha da önemlisi tüm farklılıklarla yan yaşamasını bilen demokratik kültürel İslam projesini geliştirmek, farklı inançları ve kültürleri ötekileştirmeyen bir demokratik İslam birliğini ortaya çıkartmak, bu düşünceyi toplumlara yayarak El Kaide İslamcılığını, aşırı dinci iktidarcılığını teşhir eden, gerçeğini ortaya çıkaran, dolayısıyla toplumu ve gençleri aldatmasının önünü alan bir çabaya, çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu anlamda Önder Apo'nun önerdiği demokratik İslam kongresi çok önemlidir. Bu insanlığa yönelik tehlikeye karşı bir adım olduğu gibi, İslami değerleri doğru anlama ve yaşatmanın da gereği olmaktadır. Özcesi tarihi bir çağrıdır. Hala da önemini koruyor. Gelişmeler önemini daha da arttırmıştır. Bu bakımdan herkes biraz daha dikkatli görmeli, anlamalı. Bu gerçeğe daha çok sahip çıkılarak gerekenler yerine getirilmeli. Yaklaşımlar biraz zayıf kalıyor, dar kalıyor, herkes kendi çerçevesinde yaklaşıyor. Hangi ihtiyaçtan kaynaklandığı çok iyi görülüp buna göre yaklaşım gösterilmiyor. Derin bir tarihsel bilinç, evrensel bakış açısı olmadığı için dar çıkarcı günlük politika ve yaklaşımlar gözüküyor. Bundan da yine El Kaide tehlikesi faydalanıyor. Bu anlamda İslami çevrelerin yaklaşımındaki yetersizlikler tehlike oluşturuyor. Derhal aşılmak durumundadır. Yani öyle kimsenin bir lüksü yok. Zaman kaybetmek en başta da İslami değerlere ve kimliğe zarar vermektedir. Yeni bir tehlike, tehdit, hem de İslam ve İslami toplumlar adına, İslami alem açısından ortaya çıkıyor, gelişiyor. Bunu herkesten önce demokratik kültürel İslam’a bağlı güçler görmeliler, anlamalılar. Böyle tehlikeli bir gelişmenin önünü almak için gerekli duyarlılığı göstermeli, örgütleme ve mücadele etme gücünü göstermeli, böyle bir tutum içine girmeliler. Tehlikeler ancak böyle önlenebilir. Kapitalist modernist sistemin ve dış güçlerin bölge üzerindeki etkinliği ve müdahalesi de ancak böyle aşılabilir.

 

HERKES KENDİ GÜVENLİĞİNİ SURİYE’DEKİ ÇATIŞMAYLA SAĞLIYOR

 

Ortadoğu'nun temel güçlerinden biri de Şiiler. Iraklı Şiilerden Mukteda El Sadr siyasetten çekildiğini açıkladı. Aynı gün İran bağlantılı Lübnan Hizbullah örgütü lideri Nasurullah da güçlerini Suriye'den çekebileceğini söyledi. Şii kanatta yaşanan bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Aslında onlar ne kadar öyle söylendi ben tam bilemiyorum. Mukteda El Sadr’ın açıklamasını duyduk. Onu çok yadırgamıyoruz da. Onun siyaset tarzıdır. Zaten aktif, birey olarak öne çıkan politik konumu yoktu. Bir hareketi yürütüyor, toplumsal bir hareket olarak da geliştiriyordu. Bu hareketin de siyaset üzerinde etki kurma, siyaset yapma durumu söz konusu oluyordu. Mevcut söylenenin bunu dışlamadığını sanıyoruz. Mevcut tutumu şimdiye kadar olanın değişeceği anlamına gelmiyor. Biz öyle algılamadık en azından. Yeteri kadar açıklanmadı da bu. Dolayısıyla çok yeni bir durum gibi gelmiyor. Bu tür açıklamaları önce de yaptı. Şii toplumu siyasetten çekilecek mi yani? Kendisinin yürüttüğü hareket hiç siyasetle ilgilenmeyecek mi? Bu mümkün mü? Bir biçimde siyaset yapıyorlar. Siyaset yapma tarzları belirttiğim gibidir. O nedenle çok farklı bir durum gibi gelmiyor bana.

 

Hasan Nasurullah’ın güçlerini çekmesi ise, öyle bir açıklama oldu mu duymadım. Olduysa da insan yine anlam verebilir. Bir politik tutumdur. Eğer istedikleri gibi bir Suriye olursa geri çekilmeyi öngörüyorlar. Yoksa şartsız, karşılıksız bir çekilme vaat edeceklerini sanmıyorum. Çünkü Suriye'de ABD müdahalelerine karşı rejimin gösterdiği direnişi esas olarak İran’la Hizbullah yürüttü. Hala da öyle yürütüyor, bunu herkes de biliyor. Suriye devleti İran ve Hizbullah’tan oluşuyor. Bunlar olmazsa devlet ayakta kalmazdı. İran ABD ile Suriye üzerinden savaştı. ABD'nin İran'a dönük saldırılarını Suriye'de karşıladı ve önemli ölçüde de etkili oldu, zayıflattı. Lübnan açısından Hizbullah’ın tutumu, duruşu da benzerdir. Böyle bir noktada etkili olmuşken karşılıksız biz çekileceğiz demezler. Öyle olduğunu sanmıyorum. Fakat Cenevre görüşmeleri oluyor, tartışmalar oluyor, ABD'nin düzenlediği Cenevre 2 konferansı başarısızlıkla sonuçlandı. Bu biraz daha çok İran ve Hizbullah tarafını güçlendirdi. Yine Esad yönetimini güçlendirdi. Bu çerçevede bir açıklama olabilir. Yani artık rejim yeniden egemenliğini ve meşruiyetini sağlarsa bir çekiliriz anlamında bir politik açıklama yapmış olabilirler. Yoksa onun dışında bir çekilme olacağına ben ihtimal vermiyorum. Öyle bir durum yoktur. Şii hareketi ulaştığı mevcut düzeyi kaybetmemek için direniyor, direnecek.

 

Aslında Saddam Hüseyin yönetimi altında Irak-İran Şiileri arsında bir kopukluk vardı. Ortadoğu'da Şii hareketi parça parçaydı. Saddam Hüseyin yönetiminin düşürülüşü ardından İran, Irak, Suriye ve Hizbullah’a uzanan bir Şii hat, eksen oluşturuldu. Şimdi Suriye rejimine karşı geliştirilen içteki mücadelelerle bu hat daraltıldı. Bu hat bu sefer El Kaide ve ÖSO’nun etkisiyle Suriye’den kısmen koparıldı. İran ve Hizbullah Suriye yönetimine destek vererek bu halkanın kopuşunu önlemeye çalıştılar. Belli bir sonuç da elde etmiş görünüyorlar. Yani en azından şimdiye kadar Suriye'nin düşüşünü önlediler, Irak-Suriye sınırında bazı alanları Suriye yönetimi denetleyemiyor olsa da yine de Suriye'nin önemi bir kesimini, Şam’ı denetliyor. Böylece Şii hattı varlığını sürdürüyor. Bunu korumaya çalışacaklar. Buradan çekilmek değil de, bunu korumak için Şiilerin tüm güçlerini seferber edeceklerini düşünmek daha doğrudur. Herkes bu durumda kendi güvenliğini de Suriye'deki çatışmayla sağlıyor. Kısmen Irak'ta da benzer çatışmalar var. Bu politikayı da sürdürecekler. Güçleri yetmez, yenilirler ve bu politikayı sürdüremezlerse bu ayrı bir durum olur. Yenilmedikçe ancak bir anlaşmayla çekilebilirler. Anlaşma olmadıkça ve yenilmedikçe öyle kendiliğinden çekileceklerini düşünmüyorum. Yoksa Esad yönetiminin düşüşü anlamına gelir. Esad yönetimi düşsün, biz vazgeçiyoruz, onu kesinlikle demezler. Öyle bir şey yok, tersine Esad yönetimini daha fazla destekleme etrafında birleşme vardır. Şiileri yeni Suriye yönetiminde çok daha etkili bir güç haline getirmek için Hizbullah’la İran çalışıyor. Bunun gerisinde bir tutum takınacaklarını sanmıyorum.

 

ROJAVA’DAKİ DEVRİMİN BÖLGESEL SORULARI ÇÖZÜMLEYİCİ KARAKTERİ VAR

 

Ortadoğu'nun en dinamik güçleri Kürtlerdir. Kürtlerin pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Kürtler böyle bir çatışma ortamında neyi ifade ediyorlar? Aslında çatışmanın ilk başladığı körfez savaşıyla birlikte III. Dünya Savaşının ilan edildiği ortamda Güney Kürdistan'daki gelişmeler oldu. ABD'nin çekiç güç operasyonlarına dayanarak 36. Paralelin kuzeyinde bir iktidarcı Kürt yönetimi adım adım oluşmaya başladı. Bir Güney Kürdistan sistemi ortaya çıktı. Bu, Kürtler ve Kürdistan açısından belli önem arz eden bir gelişme olduğu gibi, Irak ve bölge açısından da yeni bir durumdu.

 

Şimdi ikinci adım olarak 2011 Ocak’ından itibaren başlayan Arap Baharı içerisinde bu sefer Rojava Kürdistan'da bir özgürlük statüsü ortaya çıktı. En son Cenevre konferansı başlangıcında Rojava devrimci güçleri Rojava Kürdistan’da demokratik özerkliği ilan ederek yeni bir sistem ve statü oluştuğunu gösterdiler. Rojava Devrimi yeni Suriye'nin ve hatta Kürt sorununun çözümünün böyle bir sistem altında, böyle bir modelle gerçekleşeceğini ortaya koydular. Bu da son derece önemli bir gelişme oldu. Güney Kürdistan ardından Kürdistan'ın diğer küçük parçasının da böyle bir statü kazanmış olması Kürt gerçeğini, Kürdistan gerçeğini, bunun Arap, Fars, Türk alemi açısından, Ortadoğu'nun tümü açısından neyi ifade ettiğini net bir biçimde gösterdi. Bir de tabii Rojava’daki gelişmeler sadece Kürtlerin bir statü kazanmasıyla da sınırlı değil, Ortadoğu geneline yayılabilecek, Ortadoğu'daki sorunlara çözüm modeli olabilecek bir sistemi de ifade ediyor. Buna demokratik özerklik çözümü deniliyor. Bütün milli, dini, mezhepsel, etnik ve insançsal sorunların, kadın ve gençlik dahil bütün kesimlerin özgürlük sorunlarının çözümüne hizmet edecek bir model, bir sistemdir. Bu bakımdan ideolojik derinliği var, bölgesel sorunları çözümleyici karakteri var.

 

Rojava’daki gelişmeler bir de bu bakımdan etkiliyor. Sadece Kürtler statü kazanarak Kürt’ü inkar eden, imha etmek isteyen sistem karşısında bir duruş değil, ABD'nin bu kadar müdahale etmesine, çaba harcamasına rağmen, bölgede bu kadar savaş yürütülmesine rağmen yeni Ortadoğu'nun şekillendirilemediği bir ortamda yeni demokratik Ortadoğu modelini sunan, çözüm üreten bir gelişme oluyor. Rojava’daki 19 Temmuz 2012 özgürlük devrimi bu boyutuyla da büyük önem taşıyor. Kendisi küçük bir alan olmasına rağmen etkileme gücü fazla oldu. Hem Kürt gerçeğini daha yalın açığa çıkardı, hem de Kürtlerin demokratik özerklik anlayışının, çözümünün Ortadoğu sorunlarını nasıl çözme kabiliyetinde olduğunu herkese gösterdi. Hiç kimsenin doğru dürüst bir çözüm öneremediği ortamda Kürtler kendi çözümlerini ortaya koymuş oldular. Sadece kendi sorunları için mi, bölgenin tüm halkları için, tüm ezilenleri, mezhep, dini grupları için, tüm sosyal kesimleri, kadınları için demokratik çözüm modelini ortaya koydular. Bir aydınlatıcılık var, ön açıcılık var, öncülük gerçekleşmesi söz konusudur. Bu bakımdan Rojava’daki gelişmeler Başur’dan çok daha fazla bölgesel durumu etkiledi, etkilemeye devam da ediyor. Çünkü Rojava’daki sistem topluma ve tüm farklılıklara dayanan bir demokratik kurumlaşma ve buna dayalı bir demokratik yönetim gerçeğini ifade etmektedir.

 

PARÇALARIN ÖZGÜRLÜĞÜ KUZEY KÜRDİSTAN MÜCADELESİNE BAĞLI

 

Bütün bunlar Kürt sorununu, Kürt sorununun çözüm gücünü, Kürt sorununun çözüm gücünün bölge politikalarını nasıl etkileyeceğini, özellikle de Rojava’nın öngördüğü demokratik özerklik çözümünün Ortadoğu'da köklü demokratik değişim ve dönüşümü ifade ettiğini, demokratik çözümü içerdiğini, aydınlattığını ortaya koydu. Kürt gerçeğini, Kürt sorununu, bu sorunun çözüm yöntemlerini ve bu çözümün bölge halkları ve insanlık açısından ne denli önem taşıdığını gösterdi. Fakat henüz Kürt sorunu çözüme kavuşmuş da değildir. Bu gelişmeleri öyle kalıcı, sonuca gitmiş gelişmeler olarak görmek de doğru değildir. Kürtler de böyle bakmamalıdırlar. Böyle bakarlarsa yanılırlar. Kürdistan bu kadardı, Kürt sorunu buydu, Başur ile Rojava Kürt sorununu çözdü dememek lazım. Bunlar birer mevzi kazanmaydı, bir hamleydiler. Kürdistan ulusal Özgürlük Hareketi iki büyük mevzi kazandı diyebiliriz.

 

Başur’da milliyetçi çizgi bir hamle yaptı, güç kazandı; Rojava’da demokratik çizgi, demokrasi çizgisi bir hamle yaptı, güç kazandı. Kürtler içinde etkili olan iki çizgi de Kürdistan'ın bu iki küçük parçasında önemli birer mevzi ortaya çıkarmış oldular. Bunlar Kürt sorununun çözümü için mücadele mevzileridir. Henüz sorun çözülmüş değil. Sorunun çözümü  elbette ki Bakur ve Rojhilat’taki durumla gerçekleşecek. Kürdistan'ın büyük parçaları bunlar. Kürt sorununun çözümünün nasıl olacağını bunlar belirleyecektir. Bakur’da ve Rojhilat’ta ortaya çıkacak sonuca göre Başur ve Rojava’daki statünün nasıl seyredeceği belirlenecek. Bunu herkes bilmelidir. Eğer Bakur’da ve Rojhilat’ta demokratik çözüm olmaz, Kürtler özgürlüklerini elde edemezlerse sadece Başur ve Rojava’yla Kürt varlığı güvenceye alınmaz, bu statüleri devam etmez. Şimdi de bunlar ortaya çıkmış ve varlık gösteriyorlar, önemli birer mücadele mevzisi oluyorlarsa, arkalarında özellikle Bakur’da PKK öncülüğünde yürütülen özgürlük devriminin varlığı vardır. Oradan aldıkları güçle hem Başur hem de Rojava’daki mevcut statü devam ediyor, sürüyor. Varlığı ve güvenliği Kuzey Kürdistan'da yürütülen Özgürlük Mücadelesine bağlıdır. Böyle bilemeyen, göremeyenler yanılırlar. Hele hele Kürtler böyle göremezlerse kendi gerçeklerini anlayamazlar, doğru bir stratejik kavrayış kazanamazlar, dolayısıyla da geleceklerini güvenceye alamazlar. Bunu yapamayan hiçbir Kürt geleceğini doğru öngöremez. Bunun için Kürtler her şeyden önce gerçeği görmeli, anlamalı. Bu bakımdan şunu söylemek istiyorum: Başur ve Rojava’daki gelişmeler bir ön açma oldu, biraz aydınlatma oldu; daha sonuç alıcı hamleler Bakur ve Rojhilat’ta gelişecektir.

 

İRAN’DAKİ DEĞİŞİMDE KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ BELİRLEYİCİ OLACAK

 

Ortadoğu'da yaşanan III. Dünya Savaşı bölgede ikinci derecede rol oynayan, etkili olan devletler üzerinde gelişti. Bireysel despotik ulus-devlet diktatörlüklerini yıktı, ama bir çözüm üretemedi. Şimdi yeni bir aşama yaşanıyor. Ortadoğu'nun yeni şekillenmesinin hegemonik güçleri olan Türkiye ve İran engelliyor. Dolayısıyla Türkiye ve İran’da değişim gerçekleşmezse bölgenin diğer alanlarında yürütülen mücadelenin sonuçları sistemin öngöreceği biçimde gerçekleşmez. Yeni bir sistem ortaya çıkmaz. Bu nedenle ABD politikalarında bir değişiklik oldu. ABD'nin bölge için öngördüğü demokrasi çizgisinde de değişiklik olacak. Aslında 17 Aralık müdahalesiyle böyle yeni bir süreç başladı. Ortadoğu'da yaşanan III. Dünya Savaşında yeni bir süreç oluyor bu. Bölgenin hegemonik güçleri mücadele alanı haline getirilerek sonuç alınmak isteniyor. Bu, yeni bir durumdur, yeni bir aşamadır. Kesinlikle basit görülmemelidir. Türkiye'deki durum AKP ile Fetullahçılar çatışmasıdır hemen geçer diye algılanmamalıdır. O tür algılar, yaklaşımlar son derece dar ve sığdır. Tersine, Türkiye'de yeni bir değişim dönüşüm süreci başlamıştır, İran'da başlamıştır. Artık Ortadoğu'daki III. Dünya Savaşı Tunus’ta, Mısır’da, Suriye'de, Libya’da yaşanmıyor, Türkiye ve İran'da yaşanıyor. Böylece hem Ortadoğu'daki savaş zirveye ulaşıyor, bölgeyi belirleyen devletlerin içine girmiş oluyor, hem de buradan çıkacak sonuç bölgenin yeniden yapılanmasını getirecektir. Sistemin böyle bir hamle yapmak istediği dönemde demokrasi güçlerinin de bunu görerek kendi hamlelerini geliştirmeleri gerekir. Türkiye ve İran’ın da böyle bir sürece girmiş olması Kürt sorununun, dolayısıyla Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin de yeni bir sürece girmiş olmasını ifade ediyor. Türkiye'deki durumun nasıl seyredeceği, değişim ve dönüşümün nasıl gerçekleşeceği, nasıl sonuçlanacağının belirlenmesinde Kuzey Kürdistan'daki Özgürlük Mücadelesi çok önemli, belki de belirleyici rol oynayacaktır. İran'daki mücadele ve değişim ve mücadelenin nasıl olacağı konusunda da Rojhilat’ta yürütülen Özgürlük Mücadelesi önemli ve belirleyici rol oynayacaktır.

 

Türkiye ve İran'ın böyle bir mücadele alanı haline gelmiş olması, Bakur ve Rojhilat’ta yeni bir mücadele sürecinin geliştiğine, gündeme geldiğine işaret ediyor.  Bu alanlarda gelişecek Özgürlük Mücadelesi Türkiye ve İran'daki değişim ve dönüşümü belirleyeceği gibi, Ortadoğu'daki gelişmeleri de belirleyecektir. Özgürlük Hareketi'nin mücadele gücü ve alacağı inisiyatif Ortadoğu'da yeniden şekillenmenin, yapılanmanın nasıl olacağını belirleyecek düzeyde önem arz ediyor. Şimdi böyle bir sürece girmiş durumdayız. Dolayısıyla Başur ve Rojava’daki gelişmeleri bir ön adım, bir mevzi kazanma, bir kıvılcım,  küresel ve bölgesel gerçekliği aydınlatma hareketi olarak değerlendirebiliriz. Esas pratikleşme, sonuç alma, özgürlük ve demokrasi devriminin bölgesel düzeyde gerçekleşmesi Bakur ve Rojhilat’taki mücadeleyle yaşanacaktır. Böyle bir sürece hem Kürdistan hem Ortadoğu girmiş bulunuyor. İçinde bulunduğumuz süreç yeni mücadele süreci kesinlikle bu temeldedir. Böyle bir yeni sürece girildiği dönemde Kürtlerin pozisyonu iyidir. Geçtiğimiz yıllarda daha iyiydi. 2010 ve 2011 başında daha iyiydi. Araplar isyan halindeydiler, ABD politikaları çıkmaza girmiş, ne yapacaklarını bilemiyordu, bölgenin bireysel ulus-devlet diktatörlükleri devriliyordu, İran ve Türkiye oligarşisi ne yapacağı konusunda tam hakim değildi. Böyle bir ortam devrimci hamle yapmak için, Kürdistan özgürlük devrimini hamlesel düzeyde geliştirmek için çok daha elverişliydi. Diğer güçler tutuk, donuk, hamle yapamaz bir konumda iken devrimin hamle yapması, başarılı olması, sonuç alması açısından daha elverişliydi.

 

ROJAVA İÇİN BÜYÜK FIRSATLAR VAR

 

Bu yıllarda Rojava’da bir hamle yaşandı. Rojava’daki devrim bu sürecin, bu yılların kazanımı oldu. Fakat bu yıllardaki kazanım ve etki düzeyi  ortamın elverişliliğine göre dar kaldı, yetersiz kaldı. Kürdistan Özgürlük Hareketi bu gerçeği tam görmedi, bunun gereklerine göre örgütsel ve eylemsel adım geliştiremedi. Önder Apo'nun değerlendirmeleri ve tutumunun gereği pratikte Özgürlük Hareketi ve halk tarafından tam yerine getirilemedi. Aslında devrimci halk savaşından söz edildi, ama gereklerine göre bir örgütlülük, bir planlama ve bir mücadele içine girilemedi.  Aslında geçen yıllar Rojava’da değil, Bakur’da özgürlük devriminin gerçekleşeceği yıllar olacaktı. Zagros’ta, Botan’da, Amed’te, Dersim’de tarihin en büyük özgürlük devrimleri yaşanacaktı. Sadece kırda değil, şehirde bun için fırsatlar, imkanlar vardı. Bu yeterince değerlendirilemedi. Bugün de böyle bir devrimci hamle yapmaya fırsatın, imkanının olduğu bir dönemi yaşıyor Kürtler. Şimdi ABD müdahalede bulunsa, ulus-devlet oligarşileri direnmeye çalışsalar da onların arasındaki çelişki ve çatışma da Kürdistan özgürlük devrimi için yeni bir hamle yapma imkanı, ortamı yaratıyor. Bu da oldukça önemli bir durumdur. Küresel müdahale olsa da demokrasi hareketinin de hamle imkanı her zamankinden fazla vardır. Bu anlamda avantajlı durum devam ediyor. Böyle bir sürece Kürtler iki büyük mevzi kazanarak giriyorlar. Bakur’da örgütlülükleri, etkinlikleri çok güçlü, Rojhilat’ta da büyük bir potansiyel söz konusudur. Bu, geçmişte direnmiş, tecrübe edinmiş bir potansiyeldir. Bu anlamda Ortadoğu'da yaşanan III. Dünya Savaşının bu yeni aşamasını Kürtler bu biçimde çok daha önemli, etkili bir düzeyde karşılıyorlar. İki mevzi kazanmışlar, Bakur’da da oldukça etkililer, büyük bir mücadele konumundalar. Bunları bir de ulusal kongreyle buluşturup ortak bir strateji ve bütün güçleri dört parçadaki Kürt gücünü ortak bir yönlendirme içine aldılar mı, o zaman bu sürece çok etkili girme, sürecin en aktif öncü gücü olma imkanını, fırsatını çok daha fazla ele geçirmiş olacaklardır.

 

Böyle bir ortam Kürt sorununun çözümü, Kürt toplumunun özgür ve demokratik bir yaşama kavuşması için son derece elverişlidir. Kürdistan açısından böyle tarihsel bir ortam ilk defa çıkmıyor tabii. Önemli tarihsel kesitlerde de bunlar oldu. 16. yüzyılın başında da bunlar vardı, 20. Yüzyılın başında da vardı, tam değerlendirilemedi. Neden değerlendirilemedi? Çünkü bu durumu değerlendirecek bir Kürt bilinci ve örgütlülüğü yoktu. Şimdi onlardan farklı olan bu imkanları, fırsatları değerlendirebilecek bir Kürt bilincinin ve örgütlülüğünün var olması, giderek bunların daha güçlü bir birliğe yönelmiş bulunmasıdır. Geçmiş dönemlerde ortaya çıkmış fırsat ve imkanlar yeterince değerlendirilemediyse bu bilinç ve örgütlülüğün Kürtlerde var olmamasından kaynaklıydı. Bu bakımdan şimdi Kürtler geçmişe göre çok avantajlılar. Tarihin bu dönemini, III. Dünya Savaşıyla Ortadoğu'nun yeniden yapılanma çatışması içinde olduğu dönemi Kürtler çok daha dinamik, örgütlü ve bilinçli olarak karşılıyorlar. Büyük bir bilinç oluşturmuşlardır. Önderliksel gelişme, Önder Apo'nun Ortadoğu'yu ve insanlığı aydınlatan düşünceleri Kürtler açısından en büyük kazanımdır. Başur ve Rojava’daki gelişmeler önemli kazanımdır. Bütün parçalardaki Kürt halkının bilinçliliği, örgütlülüğü, cesaret ve fedakarlık kazanmış olması önemli bir kazanım ve avantajdır. Herkesten çok avantajlılar; daha dinamikler, daha cesur ve fedakarlar, daha bilinçliler. III. Dünya savaşının belki de son, final aşaması olan Türkiye ve İran üzerindeki mücadele ortamına Kürtler böyle bir güç ve hazırlıkla giriyorlar. Eğer ulusal kongreyle gerçekten ortak bir stratejide tüm güçleri birleştirmeyi başarırlarsa önümüzdeki mücadele sürecinden kesinlikle en fazla sonuç alıcı olarak Kürtler çıkacaktır. Tarihin o geçmiş dönemindeki fırsatları değerlendirememenin tersine, bu sefer imkanları ve fırsatları daha fazla değerlendireni ve en çok kazananı olacaklardır.

 

KÜRTLERİN KAZANMASI DEMOKRASİNİN KAZANMASIDIR

 

Kürtlerin Ortadoğu'da şöyle bir pozisyonu da vardır; sadece kendileri kazanmayacaktır. Bölgedeki kazancı sadece dar milliyetçi temelde Kürt kazanımı olarak görmüyorlar. Demokratik temelde ele alıyorlar. Kürtler öncülüğünde bütün bölge halklarının, hatta insanlığın kazanımı olarak öngörüyorlar. Dolayısıyla kazanan Kürtler kazanan Ortadoğu halkları olacak, kazanan insanlık olacaktır. Kazanan Kürdistan özgürlük devrimi kazanan Ortadoğu demokratik devrimi, insanlığın özgürlük devrimi olacaktır. Bu, Kürtlerin belki yükünü ağırlaştırıyor, ama kesinlikle onların gücünü çoğaltıyor, etkinliklerini arttırıyor. İnsanlık içindeki yerlerini daha çok sağlamlaştırıyor ve öncü kılıyor. Bu oldukça değerli bir durumdur. Böyle bir duruşu Önder Apo geliştirdi ve yarattı. Kürt toplumu bunu anladı ve bu temelde sahip çıkıyor. En son 15 Şubat komplosunun 15. yıldönümü protestolarında Kürdistan'ın dört parçası ve yurtdışındaki eylemlerde bunu net gördük. Halk Önderliği anlamış ve sahiplenmiştir. Böyle bir bilinç ve örgütlü güçleriyle Kürtlerin bu dönemin başaran gücü haline geleceklerine ve Ortadoğu'da demokrasi alternatifini başarılı kılacaklarına inanıyoruz. ABD müdahalesi de, bölgesel oligarşilerin direnci de sonuç vermeyecek, kesinlikle başarısız kalacaktır. Çünkü Ortadoğu halklarının kültürüne, tarihine, kimliğine uygun bir çözüm projeleri yoktur. Kürtler çözümleyici bu pozisyonlarını birlik halinde ilerletirlerse bölge halklarıyla birlikte tüm sorunları çözecek başarıyı sağlayacaklardır.

 

ABD’NİN İRAN’LA ÇATIŞMADAN UZAK DURACAĞINI DÜŞÜNMEK ÇOK GERÇEKÇİ OLMAYABİLİR

 

Obama Senato’da yaptığı konuşmada “İran’la ilgili savaş projesi getiren karşısında beni bulur” diyor. ABD-İran ilişkileri yeni bir aşamaya mı ulaşıyor?

 

Ben öyle bir şey dediğini duymadım. Nasıl öyle söylemiş, onu da tam bilmiyorum. Fakat böyle bir söylem yapılmış olsa bile stratejik bir söylem olacağına inanmıyorum. Olsa olsa ancak taktik bir söylem olabilir. Şu an Hasan Ruhani ile görüşmeleri sürdürüyorlar. O görüşmelerden sonuç almak, başarılı olmak için İran yönetimine cesaret vermek amacıyla bu sözler söylenmiş olabilir. Çünkü bu görüşmeleri geliştirerek bu temelde İran yönetimi üzerinde kuşatmayı, baskıyı arttırarak tümden teslim almak, kendi çizgilerine çekmek istiyorlar. Obama yönetimi bu temelde yoğun bir çaba içerisinde. Son bazı anlaşmalar yaptılar, o biraz umut da verdi. Bunu daha da ilerletmek amacıyla taktik bir söylem olabilir. Onun ilerisinde bir değer ifade ettiğini sanmıyorum. Bir defa demokratlar İran’la hep çatışmalıdırlar. Demokratların başkanı Obama’nın İran’la çatışmadan o kadar uzak duracağını, reddedeceğini düşünmek çok gerçekçi olmayabilir.

 

Diğer yandan ise taktik olarak şimdi çatışmayı öngörmüyorlar, görüşmeler sürdürüyorlar. O açıdan bu söylense de stratejik açıdan ABD-İran çatışması gündemden çıkmış değildir. Tam tersine, çok güçlü bir ihtimal olarak gündemde gerilim ve çatışmanın gelişmesi bulunuyor. Eğer mevcut görüşmeler sonuç vermezse, ABD geliştirdiği baskıya dayalı geliştirdiği görüşmelerde İran yönetimini teslim alamaz, tersine İran yönetimi bir noktada ABD ile yeni bir çatışma sürecine girerse ABD-İran savaşı ortaya çıkabilir. Bunu ben söylüyorum, burada kayda geçsin. Bu her an da olabilir. Zaten şu anda görüşmeler yürütseler de Suriye'de savaşıyorlar. Gerçi ABD'nin Suriye'de savaş yapacak dayanakları kalmadı, ama Suriye’ye müdahale etti. Suriye'de olup bitenlerden Amerika sorumludur. Amerika siyasetine karşı Esad yönetiminin yürüttüğü savaşın arkasında değil, içinde ve önünde İran vardır. İran Suriye'de ABD ile savaşıyor ve ABD'yi Suriye'de boşa çıkardı. Eğer İran’la yürütülen görüşmelerde de ABD boşa çıkarsa herhalde bunu kabul etmez. Ederse o zaman İran tam başarılı olmuş, ABD ise tam yenilgi yaşamış olur. Öyle olacağını sanmıyorum. Özellikle de İsrail’in bunu kabul edeceğini sanmıyorum. Çünkü mevcut durumda İsrail söz konusu görüşmeleri bile kabul etmiyor, katılmadığını, desteklemediğini alenen söylüyor. Daha fazla da söyleyecek. İsrail her şeye kendi güvenliği açısından baktığı için mevcut yapılanları kendi güvenliği açısından tehlikeli görüyor. ABD'nin politikalarının belirlenmesinde İngiltere’nin, İsrail’in belirleyici konumunu görmek lazım. O bakımdan da ABD'nin İran’la çatışmadan vazgeçeceği, vazgeçtiği görüşü doğru değildir.

 

Obama değil, kim söylerse söylesin doğru değildir. Bir yıl sonra Obama hükümetten düşecek, yeni bir yönetim gelecek. Obama’nın açıklaması kendisini bağlar, ondan sonraki yönetimi bağlamaz. Eğer mevcut görüşmeler İran yönetimini tümüyle ABD'ye teslim olmaya götürmezse o zaman savaş gündeme gelebilir. Güçlü olasılık budur. ABD ve İsrail Tahran’ı da vurabilir, İran’ın ekonomik ve askeri gücünü zayıflatmak üzere saldırılar da yapabilirler. İran Suriye'de ABD'yi zayıflatıp karşılarken, ABD politikalarını boşa çıkarırken, ABD de İran’ı kendi evinde, merkezinde vurmak ister. İran'ın Suriye'de ABD'yi karşılaması İran açısından doğru bir askeri stratejik yaklaşımdır. Buna karşılık ABD'nin de Tahran’da vurmaya kalkması ABD açısından doğru bir stratejik yaklaşım olabilir. Yoksa sadece Suriye çatışmasıyla kendini sınırlaması ABD açısından yeterli bir stratejik yaklaşım olmayacaktır. Bu bakımdan o sözlerin stratejik bir değeri yok, tersine ABD-İran çatışması stratejik olarak daha yakındır, bir anda gündeme de gelebilir. Önümüzdeki dönem görüşmeler dönemi, ama görüşmeler madalyonun bir yüzüyse, öbür yüzü de çatışmadır. Görüşme yüzü işlemezse çatışma yüzü gündeme gelebilir. Herkes bunu böyle bilmelidir. Bu nedenle Türkiye'deki AKP-Fetullahçı çelişkisi ve çatışması bir savaşa gitmeyebilir, ama ABD-İran savaşı ihtimali güçlü olarak gündemde duruyor.

 

AKP EL ALTINDAN İRAN’I DESTEKLİYOR

 

Bir süre önceye kadar özellikle Suriye politikasından kaynaklı İran ve Türkiye karşı pozisyondaydılar. Gizli bir şekilde İran'a Erdoğan’ın ziyareti oldu. Aynı temelde İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Türkiye'ye gelmesi bekleniyor. İran ile Türkiye arasında yeni bir yakınlaşma mı var? Varsa bu ilişki nedendir?

 

Yeni bir yakınlaşma değil, ittifak var. Tayyip Erdoğan’ın Tahran’a gidişi öyle basit bir şey değildir. Türkiye'yi temsilen gitti. Bir de Tahran’da dedi ki “Kendimi evimde gibi rahat hissediyorum”. Nasıl söyleyebilir bunu? Bölgede hegemonya mücadelesi yürüten iki rakip devlet! Tarih boyunca hep çatışmalı olmuş. günümüze kadar da bölgedeki mücadelelerin arkasında İran Osmanlı çatışması vardır. Buna rağmen Tayyip Erdoğan Tahran’a gidiyor ve kendisini evinde gibi rahat hissettiğini söylüyor. O zaman ne kadar güçlü bir ittifaka ulaştıklarını ortaya koyuyor.

 

Bu neyin ertesinde gerçekleşti? Cenevre konferansının ertesinde. Cenevre’de çatışan iki güç Türkiye ile İran’dı. İran Cenevre’de yoktu, ama Suriye Dışişleri Bakanı tamamen İran politikasını orada savunuyordu. Diğer yandan Ahmet Davutoğlu Türkiye adına en saldırgan konuşmaları yapıyordu. Dolayısıyla Cenevre’nin çatışan iki gücü Türkiye ve İran’dı. Bir birlerini ağır suçladılar. Ardından Davos’ta Türk ve İran Dışişleri Bakanları birbirlerine söylenmedik söz bırakmadılar, hakaret ettiler, küfrettiler. Onu gördüğümüzde biz dedik artık Tayyip Erdoğan’ın İran ziyareti fesholmuştur. Fakat hiç fesholmadığı gibi, Tayyip Erdoğan gitti Tahran’da kendini evinde gibi rahat gibi hissediyorum dedi. Bütün bunlar hiç etkilemedi. Bu neyi gösteriyor? İki devletin de birbiriyle ilişki kurma, ittifak kurmaya muhtaç oldukların gösteriyor. Peki bu ilişki nerede ortaya çıkıyor? Eskiden de vardı, tarihsel ilişkilerini çok gündeme getirmeye gerek yok, 2011 Temmuz-Ağustos’ta Kandil savaşını da birlikte yürüttüler. Onu biliyoruz. Ama ondan sonra durum değişti. 2012 ve 2013’te Türkiye ile İran görünüşte neredeyse birbiriyle çatışacak noktaya geldi.

 

Açığa çıktı ki aslında AKP el altından İran'ı destekliyor. Bu durumun açığa çıkması ise iki olayın sonucunda oluyor. Bir, Rojava direnişçilerinin Tıl Koçer’i ele geçirdiği gün İran Dışişleri Bakanı Ankara’ya geldi, o zaman görüştüler. Hemen bu karşıtlık ortadan kalktı, sanki birbirleriyle karşıt değillermiş gibi görüşme yaptılar. Bunun ardından iki gün sonra da bir olay daha gerçekleşti. Hüda-Par denilen Hizbulkontra Batman’da Kürt yurtseverlerine saldırdı. BDP üyelerini katletti, öldürdü, yaraladı. Bugün Tayyip Erdoğan Hasan Ruhani görüşmeleri biçiminde süren yeni Türkiye-İran ilişkilerinin, diplomasisinin önü böyle açıldı. Demek ki bu ilişkilerinin ekseninde Kürt karşıtlığı var. Rojava’daki Kürtlerin başarısı onları yan yana getirdi, hemen hizbulkontrayı saldırttılar. Bu son görüşme ardından da daha Tayyip Erdoğan Türkiye'ye dönmeden aynı hizbulkontra bu sefer Lice’de halka baltalarla, bıçaklarla saldırdı. AKP onların reislerini cezaevinden çıkarmıştı, İran'a götürdüler, İran'da kalıyorlar. AKP ile İran’ın elinde vurucu güç! Bu iki devletin Kürt politikalarını uygulamada, Kürtleri bölüp parçalayıp birbiriyle çatıştırmada bir saldırı gücü, tetikçi güçtür.

 

TÜRKİYE VE İRAN ABD MÜDAHALESİNE KARŞI DİRENMEYE ÇALIŞIYOR

 

Önceki değerlendirmelerle birlikte bu görüşmenin iki temel dayanağını şöyle ifade edebiliriz: bir, Rojava’da Kürtlerin başarısı genelde Ortadoğu'da Kürt politikasının son derece etkin hale gelmesi, iki, ABD'nin yeni politikaları. Yani III. Dünya Savaşını Türkiye ve İran'a kaydırması. 17 Aralık müdahalesiyle Türkiye'ye müdahale etmiş bulunması zaten İran üzerinde de saldırıyı yürütüyor olmasıdır. Bu temelde aslında Türk ve İran oligarşileri kendi aralarında şunu görüştüler. Kendi aramızda mücadelemiz olabilir, ama ABD müdahalesi var, dış müdahale var, bu müdahaleye karşı birbirimize dayanak olalım, destek olalım. Müdahaleden yana olup birbirimize saldırmayalım mutabakatı imzaladılar. Birbirlerine karşı güvence oluşturuyorlar. Mümkünse biraz da ABD müdahalesine karşı dayanak oluşturuyorlar. Kendi ömürlerini uzatmak üzere küresel müdahaleye karşı durmaya, direnmeye çalışacaklar. Türk ve İran oligarşileri ömrünü bununla uzatmak isteyecekler. Ama bunun için pratikte en çok ortak oluşturdukları politika Kürtleri vurmaktır. Çünkü ABD müdahalesini arttırırsa, bundan yararlanacak potansiyel güç olarak Kürtleri görüyorlar. Irak’ta Bağdat zayıfladı Güney Kürdistan öne çıktı. Suriye yönetimi zayıfladı Rojava’daki Kürtler bundan yararlandılar. ABD müdahalesiyle Ankara’da, Tahran’da yönetim zayıflaması olursa bundan Kuzey ve Doğu Kürtleri yararlanacak, etkili bir güç olarak ortaya çıkacaklardır.  Dolayısıyla Kürtlerin güçlenmesinin kendi oligarşik diktatörlüklerinin yıkılmasında etkili olur diye korkuyorlar. Bunun olmasını engellemek için ortak Kürt karşıtı politika oluşturuyorlar. Hibuzlkontrayı harekete geçirmeleri de bunun içindir.

 

Özcesi Tayyip Erdoğan’ın Tahran’a gidişiyle Hasan Ruhani’nin Ankara’ya gelişinde Türk-İran ilişkilerindeki masaya yatırılan en önemli konunun Kürt karşıtlığı olduğunu bilmek lazım. Kürtler nasıl denetim altında tutulacak? Özellikle PKK nasıl kontrol edilecek? Kuzey ve Doğu Kürdistan'da olası bir özgürlük mücadelesinin gelişimi nasıl engellenecek? Bunun için Kürtler nasıl bölünecek, nasıl çatıştırılacak birbiriyle onu tartışıyorlar, onu planlamaya çalışıyorlar. Bu konuda AKP ile İran politikaları birbirine yakındır. Bu konuda bazı Kürtleri aracı olarak da kullanmaya çalışıyorlar. Hüda-Par’ın durumu buna denk düşüyor. Bu anlaşılmıyor değildir. Ayaklarını denk atmalılar. Biraz gerçekçi olmalılar, Kürt toplumu ve siyaseti onların hangi pozisyonda oldukların görüyor. Eğer gerçekten biz bir siyasi hareketiz diyorlarsa derhal AKP ve İran’la ilişkilerini kessinler, tutum alsınlar da görelim! Bunları yapamazlarsa Kürt halkı onları hizbulkontra olarak görmekten öteye bir başka yaklaşım göstermez ve kendilerine karşı da gerekli tutumu alır. Halk bu konuda uyanıktır, hiçbir zaman hizbulkontranın yaptığı gibi tehditlerinin etkili olmasına fırsat, imkan vermez. Bunu bilmeleri lazım. Diğer yandan bütün Kürt siyaseti de bölgede ve ülkemizde yaşanan gerçekleri görmelidir. Bir yandan El Kaide’nin Rojava’ya, Başur’a dönük saldırılarında ortaya çıkan tehlikeyi görmeliler, diğer yandan ise İran-Türkiye görüşme ve ittifaklarının Kürtler açısından, Kürdistan Özgürlük Mücadelesi açısından nasıl bir tehlike arz ettiğini görmeli, dikkate almalılar; herkes buna uygun politika izlemelidir.

 

 

Kürtler böyle bir siyasi ortamda Kürt ulusal birliğini sağlatacak çalışmalara daha çok önem vermeliler. Kürt ulusal kongresini toplamak, bunu demokrasi ve özgürlük çizgisinde bütün partilerin, bütün parçaların katıldığı bir çizgide geliştirmeyi öngörmek çok önemlidir. Doğru olan, gerekli olan budur. Böyle olursa ancak Türkiye ve İran politikaları da, ABD politikaları da boşa çıkarılabilir. Hem ABD cephesi, hem Türkiye-İran cephesi Kürtleri kullanmak isteyecek, buna da izin verilmemeli, Kürtler kendi doğru çizgisinde ısrar etmelidir. Kürtler kesinlikle hem tek tek ülkelerde hem de Ortadoğu genelinde özgürlük ve demokrasi güçlerinin safında yer almalıdırlar.