Türkiye'de on binlerce usta öğretici, her gün milyonlarca insanın hayatına dokunan sessiz bir eğitim ordusunu oluşturuyor. Kimi bir çocuğa ilk satranç hamlesini öğretiyor, kimi bir yetişkine okuma yazma kazandırıyor, kimi bir gence meslek edindiriyor, kimi yabancı dil öğretiyor, kimi müzikle tanıştırıyor, kimi de ceza infaz kurumunda bir hükümlünün yeniden topluma kazandırılmasına katkı sunuyor. Onlar yalnızca ders vermiyor; hayatlara dokunuyor, umut oluyor, insanların geleceğini şekillendiriyor.
Toplumun büyük bir kısmı usta öğreticileri yalnızca Halk Eğitimi Merkezlerinde el sanatları kursu veren kişiler olarak tanıyor. Oysa gerçek bundan çok daha geniştir.
Bugün usta öğreticiler, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Halk Eğitimi Merkezleri aracılığıyla belediyelerde, kaymakamlıklarda, valiliklerde, Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı gençlik merkezlerinde ve spor tesislerinde, Adalet Bakanlığı bünyesindeki ceza infaz kurumlarında, Diyanet İşleri Başkanlığında, askerî birliklerde ve birçok kamu kurumunda görev yapmaktadır.
Üstelik usta öğreticilik yalnızca kuaförlük, terzilik, marangozluk, kaynakçılık veya aşçılık gibi mesleklerle sınırlı değildir. Bugün lisans ve yüksek lisans mezunu binlerce eğitici de ders saati karşılığında usta öğretici olarak görev yapmaktadır. Yabancı dil, Türkçe okuma yazma, matematik destek eğitimleri, bilgisayar, yazılım, muhasebe, çocuk gelişimi, drama, diksiyon, işaret dili, müzik, bağlama, gitar, piyano, keman, resim, görsel sanatlar, satranç, Kur'an-ı Kerim ve din eğitimi, fotoğrafçılık, ilk yardım, kişisel gelişim, güzellik hizmetleri, kuaförlük, pastacılık, seramik, el sanatları ve daha sayısız alanda hem teorik hem de uygulamalı eğitim vermektedirler.
Kısacası; yeni bir meslek öğrenen, ilk kez okuma yazma bilen, yabancı dil konuşmaya başlayan, bir enstrüman çalmayı öğrenen ya da hayatına yeni bir beceri kazandıran milyonlarca insanın başarısında mutlaka bir usta öğreticinin emeği vardır.
Ancak ne yazık ki bu büyük emeğin arkasında büyük bir sessizlik vardır.
Usta öğreticilerin mücadelesi yalnızca eğitim vermek değildir; aynı zamanda hayata tutunma mücadelesidir.
Bugün on binlerce usta öğretici, ders saati karşılığında aldığı ücretle ailesini geçindirmeye çalışıyor. Aralarında kirada oturanlar, çocuklarını tek başına büyütenler, yaşlı anne ve babasına bakanlar, üniversitede okuyan evladının eğitim masraflarını karşılayanlar bulunuyor. Kimi ekonomik nedenlerle yıllardır evlenemiyor. Kimi yıllarca çalışmasına rağmen bir ev sahibi olamıyor. Kimi ise bırakın ev almayı, ikinci el bir otomobil sahibi olmayı bile hayal olarak görüyor.
En büyük sorunlardan biri ise gelirlerinin düzenli olmamasıdır.
Usta öğreticiler, aylık maaş alan personel değildir. Onlar yalnızca girdikleri ders saati kadar ücret alırlar. Ders yoksa ücret de yoktur.
Yaz tatilinde kurs açılmazsa gelirleri kesilir.
Yarıyıl tatilinde ücret alamazlar.
Resmî ve dinî bayramlarda ders yapılmadığı için ücret alamazlar.
Oysa Türkiye'de yıl içerisinde çok sayıda resmî tatil bulunmaktadır. Kadrolu personel için ücretli izin anlamına gelen bu günler, usta öğreticiler için gelir kaybı demektir. Bir ayın kaç gün tatil olduğu, çoğu zaman o ay evlerine ne kadar ekmek götürebileceklerini belirlemektedir.
Bununla da bitmiyor.
Ekonomik tedbirler gerekçe gösterilerek bazı kurslar kapatılıyor, bazı kursların ise ders saatleri azaltılıyor. Bu durum, usta öğreticilerin gelirlerini doğrudan etkiliyor. Bir ay önce haftada otuz saat derse giren bir usta öğretici, ertesi ay ders saatlerinin yarıya düşmesiyle ciddi gelir kaybı yaşayabiliyor. Gelecek planı yapmak neredeyse imkânsız hâle geliyor.
Diğer taraftan çalışma güvencesinin bulunmaması da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Görevlendirmelerin her eğitim döneminde yeniden yapılması nedeniyle birçok usta öğretici, hak aradığı takdirde bir sonraki dönemde görevlendirilmeyeceği endişesini taşıyor. Uygulamada bazı usta öğreticiler, çalıştıkları kurumlarda "Kurs kapanacak.", "Seneye seninle çalışmayacağız." ya da "Yerine başka birini görevlendireceğiz." şeklindeki söylemlerle karşılaştıklarını dile getiriyor. Bu nedenle birçok kişi, sahip olduğu hakları bilse bile bunları talep etmekten çekiniyor.
Bir başka tartışma konusu ise çalışma süreleridir.
Uygulamada bazı usta öğreticiler, yıllarca aynı kurumda fiilen çalıştıkları hâlde belirli aralıklarla sigorta çıkışlarının yapıldığını, kısa süre sonra ise yeniden görevlendirildiklerini ifade etmektedir. Özellikle çalışma süresinin bir yılı aşmaması amacıyla yapıldığı ileri sürülen bu tür işlemler, kıdem tazminatı ve diğer işçilik hakları bakımından birçok davaya konu olmaktadır.
Ancak hukuki değerlendirme yalnızca SGK kayıtlarına veya sözleşmenin adına göre yapılmaz.
Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarında da açıkça belirtildiği üzere önemli olan çalışma ilişkisinin gerçek niteliğidir. İşverenin emir ve talimatı altında çalışma, hizmet ilişkisinin sürekliliği, kişisel emek unsuru ve iş organizasyonunun bir parçası olma gibi kriterler birlikte değerlendirilmektedir. Şayet çalışma ilişkisi İş Kanunu anlamında hizmet sözleşmesinin unsurlarını taşıyorsa; somut olayın özelliklerine göre usta öğreticilerin kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti ve diğer işçilik alacaklarını talep edebilmeleri mümkün olabilmektedir.
Elbette her usta öğreticinin hukuki durumu aynı değildir. Her dosya kendi özellikleri içerisinde değerlendirilmektedir. Ancak hukuk, şekle değil; gerçeğe bakmaktadır. Sözleşmenin başlığı değil, fiilen nasıl çalışıldığı önem taşımaktadır.
Bugün on binlerce usta öğretici yalnızca ders anlatmıyor.
Bir yetişkine okuma yazmayı öğretiyor.
Bir gence meslek kazandırıyor.
Bir çocuğa ilk nota bilgisini veriyor.
Bir kadının ekonomik hayata katılmasını sağlıyor.
Bir hükümlünün yeniden topluma kazandırılmasına katkı sunuyor.
Bir engelli bireyin sosyal hayata katılmasına destek oluyor.
Bir köy okulunda yabancı dil öğretiyor.
Bir ilçede çocukları sanatla buluşturuyor.
Toplumun geleceğini inşa eden bu insanlar, çoğu zaman kendi geleceklerinden endişe ederek yaşıyor.
Sosyal devlet anlayışının temelinde, emeğin korunması vardır. Eğitime emek veren insanların da hukuki ve ekonomik güvencelerinin güçlendirilmesi, yalnızca onların değil, toplumun ortak yararınadır. Çünkü eğitim, yalnızca kadrolu öğretmenlerin omuzlarında yükselmez. Eğitim; usta öğreticilerin, ücretli öğretmenlerin, akademisyenlerin ve tüm eğitim emekçilerinin ortak çabasıyla ayakta kalır.
Bir toplumun eğitim sisteminin gücü, yalnızca okul binalarıyla ya da müfredatıyla ölçülmez. O sistemi ayakta tutan insanlara verdiği değerle ölçülür.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
On binlerce insanın hayatına dokunan, meslek kazandıran, umut olan usta öğreticilerin emeği gerçekten hak ettiği değeri görüyor mu?
