Hayat bazen insanın en büyük pişmanlığını, en masum cümlelerin içine saklar. Bir çocuğun dudaklarından dökülen birkaç kelime, yılların yorgunluğundan daha ağır gelebilir. Çünkü çocukların dili kısa, duyguları ise tarifsiz derecede derindir. Onlar uzun cümleler kurmaz; yalnızca ihtiyaç duydukları sevgiyi birkaç kelimeyle dile getirirler. "Baba, benimle oynar mısın?" İşte bütün mesele de bu kadar basittir. Ama ne yazık ki çoğu zaman en basit istekler, hayatın en zor yerine denk gelir.
Günün ilk ışıklarıyla başlayan mesai, bitmek bilmeyen trafik, geçim telaşı, ödenmesi gereken faturalar, yarım kalan işler... Modern çağın babası, omuzlarında görünmeyen yüklerle eve döner. Kapıyı açtığında bedeninden önce yorgunluğu girer içeri. Koltuğa oturur, eline telefonunu alır. Belki gerçekten dinlenmek ister, belki yalnızca birkaç dakika zihnini susturmayı... Fakat tam o sırada küçük bir çift göz onu izlemektedir. Saatlerdir pencereye koşan, kapının sesini dinleyen, ayak seslerini ezberleyen küçücük bir yürek, sonunda babasına kavuşmuştur. Onun bütün gün kurduğu tek hayal, babasının kendisiyle oyun oynamasıdır.
İşte tam o anda iki dünya karşı karşıya gelir. Bir tarafta yorgun bir baba, diğer tarafta sevgiden başka hiçbir sermayesi olmayan küçücük bir çocuk...
Ne acıdır ki çoğu zaman kazanan yorgunluk değil, ekrandır.
Telefon yalnızca zamanı çalmaz; göz göze gelmeyi, kahkahayı, yere oturup birlikte kurulan hayalleri, "Biraz daha oynayalım mı baba?" cümlesini de sessizce elimizden alır. Oysa çocuklar bizim onlara ayırdığımız sürenin uzunluğunu değil, o sürede gerçekten yanlarında olup olmadığımızı hissederler. Aynı odada bulunmak, aynı hayatı paylaşmak değildir. Bir çocuğun ihtiyacı, babasının gölgesi değil; ilgisi, sesi, dokunuşu ve dikkatidir.
Çocuklar zamanın nasıl geçtiğini bilmezler. Onlar yalnızca beklerler. Bir kez seslenirler. Sonra bir kez daha... Eğer cevap alamazlarsa, sessizleşirler. İşte anne babaların en çok korkması gereken şey, çocuğun ağlaması değildir; vazgeçmesidir. Çünkü vazgeçen çocuk bağırmaz. Sessizce oyuncaklarının yanına gider, kendi dünyasına çekilir. O sessizlik, bazen söylenmiş binlerce cümleden daha ağırdır.
Biz ise çoğu zaman kendimizi şöyle teselli ederiz: "Şimdi çok çalışıyorum. Biraz büyüsün, o zaman daha çok vakit geçiririz." Oysa hayatın en acı gerçeği şudur: Çocukluk ertelenemez. Bugün dört yaşında olan bir çocuk, yarın beş yaşında olacaktır; fakat bir daha asla dört yaşına dönmeyecektir. Bugün bize sarılarak uyuyan o minik beden, yıllar sonra kendi odasının kapısını kapatacaktır. Bugün elimizden tutmak için yarışan o küçücük eller, yarın arkadaşlarının elini tutacaktır. Hayatın kanunu budur. Çocuk büyür. Ama babanın içinde büyümeyen tek şey, kaçırdığı zamanların pişmanlığıdır.
Belki de bu yüzden insanlar yaşlandıklarında daha fazla para kazanamadıkları için değil, çocuklarının çocukluğunu yeterince yaşayamadıkları için gözyaşı dökerler. Çünkü dünyanın hiçbir serveti, kaçırılmış bir çocukluğu geri satın alamaz. Hiçbir başarı, "Keşke o akşam telefonu biraz daha erken bıraksaydım." cümlesini susturamaz. Hayatın sonunda insanın hafızasında kalanlar; alınan maaşlar, değiştirilen telefonlar, izlenen videolar ya da cevaplanan mesajlar değildir. Geriye kalan, dizlerinin üzerine çöküp çocuğuyla oynayan bir babanın kahkahasıdır.
Bugün çocuklarımız bizi oyuna çağırıyor. Bugün bize sarılmak için koşuyor. Bugün "Baba, gel." diyor. Fakat hayat kimseye aynı mevsimi sonsuza kadar vermiyor. Bir gün gelecek ve o davet sona erecek. Bu kez kapının önünde bekleyen biz olacağız. Birlikte vakit geçirmek isteyen, sohbet etmeyi özleyen, eski günleri arayan biz olacağız. Fakat çocukluk, beklemeyi sevmediği gibi geri dönmeyi de bilmez.
Bu yüzden babalık yalnızca bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Babalık, onun hatıralarında güvenli bir liman olabilmektir. Bir gün bu dünyadan ayrıldığımızda çocuklarımız bizi sahip olduğumuz evlerle, arabalarla ya da banka hesaplarımızla hatırlamayacak. Onlar bizi, omuzlarına aldığımız yürüyüşlerle, birlikte güldüğümüz akşamlarla, uyumadan önce anlattığımız masallarla ve "Babam benimle oynardı." cümlesinin sıcaklığıyla hatırlayacaklar.
Belki de iyi bir baba olmanın sırrı, daha fazla kazanmakta değil; daha fazla anda gerçekten var olabilmektedir.
Çünkü çocukların bizden istediği şey, aslında hayatın en pahalı hediyesi ve aynı zamanda en ücretsiz olanıdır: Zaman.
Ve unutmayalım…
Bir gün telefonlarımız yine elimizde olacak.
Ama "Baba, benimle oynar mısın?" diyen o küçük ses, sonsuza kadar susmuş olacak.
