En Tehlikeli Şiddet, Aynı Masada Oturandan Gelendir
Şiddet denildiğinde aklımıza ilk olarak yumruklar, silahlar, kan ve fiziksel saldırılar gelir. Oysa çağımızın en tehlikeli şiddetlerinden biri ne güvenlik kameralarına yansır ne de adliye koridorlarında dosyalara konu olur. Bu şiddetin sesi yoktur, izi görünmez, faili çoğu zaman ceza almaz. Ama geride bıraktığı yıkım, fiziksel yaralardan çok daha derindir. Çünkü bu kez beden değil, insanın onuru, özgüveni ve ruhu hedef alınmaktadır. Üstelik saldırı çoğu zaman hiç beklenmeyen yerden gelir; aynı odada çalıştığınız meslektaşınızdan, aynı masayı paylaştığınız arkadaşınızdan, her sabah selamlaştığınız iş arkadaşınızdan…
Psikoloji bilimi bu görünmez saldırıyı "yatay şiddet" (horizontal violence) olarak tanımlıyor. Aynı statüde bulunan bireylerin birbirlerine yönelik küçümseyici sözleri, alaycı tavırları, sistematik dışlamaları, dedikoduları, itibarsızlaştırma girişimleri ve psikolojik baskıları bu kavramın kapsamına giriyor. Başka bir ifadeyle, yönetici çalışana değil; öğretmen öğretmene, doktor doktora, hemşire hemşireye, memur memura, gazeteci gazeteciye, akademisyen akademisyene zarar veriyor. İşte tam da bu nedenle yatay şiddet, fark edilmesi en zor ama etkisi en uzun süren şiddet türlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Toplum olarak şiddeti hâlâ yanlış yerde arıyoruz. Televizyon ekranlarına yansıyan kavgaları saatlerce tartışıyor, üçüncü sayfa haberlerini dehşetle izliyoruz. Oysa her gün binlerce insan, tek bir tokat yemeden eve ruhen tükenmiş şekilde dönüyor. Çünkü görünmeyen yaraların kanı akmaz; fakat acısı bazen yıllarca dinmez. Bir öğretmen, öğrencilerinin karşısında dimdik dururken öğretmenler odasında yalnızlaştırılabiliyor. Bir doktor, ameliyat masasındaki başarısından çok meslektaşlarının kıskançlığıyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Bir hemşire, yoğun nöbetlerden önce ekip arkadaşlarının dışlayıcı tavırları nedeniyle tükenmişlik yaşıyor. Bir memur, yaptığı işten değil, her gün maruz kaldığı küçümseyici sözlerden dolayı mesleğine yabancılaşıyor.
Ne acıdır ki bu tablo yalnızca çalışma hayatına özgü değildir. Mahallelerde, ailelerde, arkadaş çevrelerinde, derneklerde, siyasi yapılarda ve hatta sosyal medya platformlarında bile aynı psikolojik mekanizma işlemektedir. İnsanlar artık birbirlerini yumruklarla değil; imalarla, alaycı ifadelerle, küçümseyici bakışlarla ve dijital linçlerle yaralıyor. Bir paylaşımın altına bırakılan küçümseyici bir yorum, bazen saatlerce süren fiziksel bir tartışmadan daha kalıcı iz bırakabiliyor. Teknoloji gelişirken iletişim araçlarımız çoğaldı; ancak birbirimizi incitme yöntemlerimiz de aynı ölçüde çeşitlendi.
Peki insan neden kendiyle aynı konumdaki kişiye zarar verme ihtiyacı hisseder? Bu sorunun cevabı yalnızca ahlâkta değil, insan psikolojisinin derinliklerinde saklıdır. Alfred Adler'e göre insanın temel motivasyonlarından biri üstünlük kurma arzusudur. Sağlıklı birey bu arzuyu kendini geliştirerek gerçekleştirirken, sağlıksız kişilikler başkalarını küçülterek üstün görünmeye çalışırlar. Carl Gustav Jung ise insanın yüzleşemediği eksikliklerini başkalarına yansıttığını söyler. Kendi yetersizliğini kabul edemeyen kişi, karşısındakini yetersiz ilan ederek rahatlamaya çalışır. Erich Fromm ise modern insanın yalnızlık ve güvensizlik duygularının saldırganlığı beslediğini ifade eder. Farklı düşünürler farklı kavramlar kullansa da vardıkları sonuç aynıdır: İnsan çoğu zaman başkasına saldırırken aslında kendi korkularıyla mücadele etmektedir.
Bu nedenle yatay şiddetin temelinde çoğu zaman kötülükten çok güvensizlik vardır. Kıskançlık vardır. Değersizlik hissi vardır. Başarısız olma korkusu vardır. Kendisini yeterince güçlü hissetmeyen birey, başkasının başarısını alkışlamak yerine onu değersizleştirmeyi tercih eder. Çünkü başkasının yükselişini kendi düşüşü gibi algılar. Oysa gerçek başarı, bir başkasını aşağı çekerek değil, kendini yukarı taşıyarak elde edilir.
Tarih boyunca toplumları yalnızca dış düşmanlar yıkmamıştır. Roma İmparatorluğu'nun çözülme sürecinde iç çekişmelerin oynadığı rol, Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki bürokratik rekabetler ve birçok devletin içeriden zayıflaması bunun en açık örnekleridir. Büyük şirketlerin iflas hikâyeleri incelendiğinde de çoğu zaman ekonomik krizlerden önce kurum içi güvensizlik, ekip çatışmaları ve sağlıksız rekabet kültürünün ortaya çıktığı görülür. Bir kurumun temellerini dışarıdan gelen saldırılar değil, içeriden büyüyen güvensizlik duygusu sarsar.
Türkiye'de de benzer tabloyla sık sık karşılaşıyoruz. Eğitim kurumlarında, hastanelerde, kamu kuruluşlarında ve özel sektörde çalışan birçok kişi, iş yükünden çok çalışma arkadaşlarının tutumlarından yorulduğunu ifade ediyor. Bilgi paylaşmamak, yeni başlayan çalışanı yalnız bırakmak, başarıyı küçümsemek, dedikodu üretmek, toplantılarda söz hakkı vermemek ya da yapılan her işi değersiz göstermeye çalışmak zamanla kurum kültürünün bir parçası hâline gelebiliyor. Oysa bu davranışlar yalnızca bireyi değil, hizmet kalitesini, kurumsal aidiyeti ve toplumsal güveni de zedeliyor. Güvenin olmadığı yerde ekip ruhu gelişmez; ekip ruhunun olmadığı yerde ise sürdürülebilir başarıdan söz etmek mümkün değildir.
Belki de en acı olan, bu şiddetin çoğu zaman normalleştirilmesidir. "Bizde işler böyledir.", "Alışacaksın.", "Şaka yaptık.", "Biraz serttir ama kötülüğü yoktur." gibi cümleler, görünmez şiddetin en güçlü kalkanına dönüşmektedir. Oysa psikolojik şiddetin sıradanlaşması, onu masum hâle getirmez. Aksine, mağdurun yalnızlaşmasına ve sessizleşmesine neden olur. İnsan önce konuşmayı bırakır, sonra üretmeyi, ardından hayal kurmayı… En sonunda ise yalnızca görevini yapan, heyecanını kaybetmiş bir bireye dönüşür.
Bugün belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir insanın başarısını gerçekten alkışlayabiliyor muyuz? Yoksa onu önce eleştirip, sonra küçümseyip, en sonunda yalnızlaştırmayı mı tercih ediyoruz? Çünkü bir toplumun medeniyet seviyesi yalnızca yaptığı yollarla, köprülerle ya da binalarla ölçülmez. Asıl ölçü, insanların birbirinin başarısı karşısında nasıl davrandığıdır. Başkasının yükselişinden rahatsız olmayan toplumlar gelişir; birbirini aşağı çekmeyi alışkanlık hâline getiren toplumlar ise zamanla kendi potansiyellerini tüketir.
Belki de bugün en büyük mücadelemiz, dışarıdaki düşmanlarla değil, içimizde büyüttüğümüz kıskançlıkla, önyargıyla ve tahammülsüzlükle olmalıdır. Çünkü insanı en çok yaralayan yumruk değildir; aynı masada otururken sessizce değersizleştiren, görünmez ama derin izler bırakan o psikolojik şiddettir. Ve unutulmamalıdır ki güçlü insanlar başkalarını küçülterek değil, başkalarının da büyümesine katkı sağlayarak güçlenir. Medeniyetin gerçek ölçüsü de tam olarak burada başlar.
Not: Bu yazı hazırlanırken psikoloji ve örgütsel davranış alanındaki yatay şiddet (horizontal violence), iş yeri zorbalığı ve mobbing literatüründen yararlanılmıştır.
PEHLİVAN SÖNMEZ
