İnsanlık tarihi yalnızca üretmenin, çalışmanın ve medeniyet kurmanın tarihi değildir; aynı zamanda kıyaslamanın, rekabetin ve görünür olma arzusunun da tarihidir. İnsan, var olduğu günden beri yalnızca hayatta kalmaya değil, başkalarının gözünde değerli görünmeye de çalışmıştır. Belki de bu yüzden kıskançlık, haset ve gösteriş birbirinden bağımsız duygular değil, aynı psikolojik ve toplumsal mekanizmanın farklı yüzleridir.
Sosyal psikolog Leon Festinger, geliştirdiği Sosyal Karşılaştırma Kuramı ile insanların kendilerini sürekli başkalarıyla kıyasladıklarını ortaya koymuştur. Dikkat çekici olan, bu karşılaştırmanın çoğu zaman zenginlerle ya da ünlülerle değil; komşuyla, kardeşle, kuzenle, iş arkadaşıyla ve akrabayla yapılmasıdır. Çünkü insan en çok kendisine benzeyenlerle rekabet eder.
İnsan doğasının en ilginç çelişkilerinden biri de şudur: İnsan yalnızca başkasını kıskanmaz; aynı zamanda kendisinin de görülmesini ister. Mısır firavunlarının piramitlerinden Roma'nın görkemli törenlerine, günümüzün sosyal medya paylaşımlarına kadar uzanan gösteriş arzusu, aslında aynı ihtiyacın farklı dönemlerdeki yansımasıdır.
Amerikalı iktisatçı ve sosyolog Thorstein Veblen, bunu "gösterişçi tüketim" kavramıyla açıklar. İnsanlar çoğu zaman yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sahip olduklarını göstererek statülerini görünür kılmak için de tüketirler. Fransız sosyolog Pierre Bourdieu ise insanların yalnızca paralarını değil; eğitimlerini, mesleklerini, yaşadıkları çevreyi ve kültürel birikimlerini de bir statü göstergesi olarak kullandıklarını söyler. Kanadalı sosyolog Erving Goffman ise hayatı bir sahneye benzetir; ona göre insanlar sürekli başkalarının gözünde nasıl göründüklerini yönetmeye çalışırlar.
İşte tam da burada gösteriş ile kıskançlık birbirini besleyen bir döngü oluşturur. Bir kişi sahip olduklarını ne kadar görünür hâle getirirse, onu izleyenler de kendilerini onunla kıyaslamaya başlar. Kimisi ilham alır, kimisi ise rahatsız olur.
Çünkü kıskançlık her zaman bağırmaz; çoğu zaman gülümser.
İnsan bazen içten içe rahatsız olduğu kişiyi samimiyetle tebrik ediyormuş gibi görünebilir. "Hayırlı olsun." der, elini sıkar, başarılarını kutlar. Oysa zihninde bambaşka bir hesap başlamıştır: "Benden nasıl öne geçti?", "Ben neden başaramadım?", "Onu nasıl geçebilirim?" Psikoloji, insanın aynı anda hem nezaket hem de haset duygusunu taşıyabileceğini söyler.
Alman filozof Arthur Schopenhauer, insanların başkalarının mutluluğunu kabullenmekte zorlandığını ifade eder. Fransız düşünür René Girard ise insanların yalnızca nesneleri değil, birbirlerinin arzularını da taklit ettiklerini savunur. Bu nedenle mesele çoğu zaman araba değildir; o arabaya ilk sahip olan kişidir. Mesele iş değildir; o işi önce kimin yaptığıdır.
Bu durum yalnızca bireysel ilişkilerde değil, iş hayatında da görülür. Örgüt psikolojisi bunu "iş yeri kıskançlığı" ve "sosyal baltalama" olarak tanımlar. Başarılı bir çalışanın arkasından dedikodu yapmak, önüne görünmez engeller koymak, fikirlerini küçümsemek ya da emeğini gölgelemeye çalışmak, bu davranışların en yaygın örnekleridir. Bazı insanlar kendilerini geliştirmek yerine, rakiplerini yavaşlatmayı daha kolay bir yol olarak görür.
Günlük yaşamda da benzer örneklerle karşılaşırız. Bir kişi yeni bir iş kurduğunda aynı işi yapmaya çalışanlar çıkar. Yeni bir araba aldığında kısa süre sonra aynı modeli ya da daha iyisini alma telaşına girenler olur. Buradaki amaç çoğu zaman ihtiyaçtan çok, "Ben de ondan geri kalmam." düşüncesidir. Sosyolojinin statü rekabeti dediği olgu tam olarak budur.
Toplumumuzda sıkça söylenen "Meyve veren ağaç taşlanır.", "Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür." ve halk arasında kullanılan "Akraba akrep gibidir." sözü de bu gözlemlerin kültürel yansımalarıdır. Elbette bunlar bilimsel hükümler değildir; ancak insanların en sert rekabeti çoğu zaman en yakın çevreleriyle yaşadıklarına dair toplumsal bir gözlemi ifade eder.
Sosyal medya ise bu döngüyü daha da hızlandırmıştır. İnsanlar artık yalnızca yaşamıyor; yaşadıklarını sergiliyor. Başkalarının özenle seçilmiş mutlu anlarını izleyen birey, kendi hayatının sıradan günleriyle onları kıyasladığında eksiklik hissine kapılabiliyor.
Oysa gerçek başarı, başkasının ayağını kaydırmakla değil; kendi yolunu sağlamlaştırmakla kazanılır. Bir mum, başka bir mumu söndürerek daha fazla ışık vermez. İnsan da başkasını küçülterek büyüyemez. Kalıcı olan; rakibini engellemek değil, kendini geliştirmektir.
Belki de olgunluğun en önemli göstergesi, başkasının başarısını kendi başarısızlığı gibi görmemektir. Çünkü insan, başkasını geçerek değil; kendini aşarak büyür.
