ASIL BEKLEDİĞİMİZ GODOT NEREDESİN?* 

pehlivan SÖNMEZ

07-07-2026 20:25

İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okurken Samuel Beckett'in Godot'yu Beklerken oyununu, orijinal İngilizce metniyle sahnelemiştik. O günlerde bize oldukça tuhaf gelmişti. Sahnede iki karakter vardı; ne büyük bir olay yaşanıyor ne de bekledikleri kişi geliyordu. Konuşuyorlar, susuyorlar, tartışıyorlar, yeniden umutlanıyor ve yine bekliyorlardı. Oyunun sonunda ise hiçbir şey değişmiyordu.

 

Gençtik.

 

"Bu kadar önemli bir oyunda neden hiçbir şey olmuyor?" diye düşünmüştük.

 

Meğer hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen o oyun, hayatın ta kendisiymiş.

 

Yıllar sonra anladım ki Beckett, Godot'yu değil, insanı anlatıyormuş.

 

Çünkü insan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren beklemeye başlıyor.

 

Bir çocuk büyümeyi bekliyor.

 

Anne baba, evladının ilk adımını...

 

Bir genç, üniversiteyi kazanmayı...

 

Bir mezun, iş bulmayı...

 

Bir delikanlı sevdiği insanın "evet" demesini...

 

Bir anne, askerdeki oğlunun sağ salim dönmesini...

 

Bir baba, kızının mutluluğunu...

 

Hastane odasında yatan hasta, iyileşeceği günü...

 

Ameliyathane kapısının önünde bekleyen aile, doktorun ağzından çıkacak iki kelimeyi...

 

Yıllardır cezaevinde ömrünü tüketen bir mahkûm, yeniden gökyüzüne özgürce bakacağı günü...

 

Çiftçi, rahmet olacak yağmuru...

 

Esnaf, bereketli bir günü...

 

İşsiz bir genç, çalacak telefonu...

 

Gurbette yaşayan biri, memleket kokusunu...

 

Yaşlı bir anne, bayram sabahı çalınacak kapıyı...

 

Kimi bir haber bekliyor.

 

Kimi bir af.

 

Kimi bir özür.

 

Kimi bir teşekkür.

 

Kimi yıllardır kurulmasını istediği bir sofrayı...

 

Kimi ise sadece "Her şey düzelecek." cümlesini duyabilmeyi...

 

Aslında hayatımız birbirinden farklı hikâyelerden oluşuyor gibi görünse de bizi birbirimize bağlayan ortak bir duygu var:

 

Beklemek.

 

Belki de insanı insan yapan en güçlü duygulardan biri budur.

 

Çünkü beklemek, içinde umudu taşır.

 

Umut ise insanın en inatçı misafiridir.

 

Bazen yorulur, bazen sessizleşir, bazen kırılır; ama kolay kolay evi terk etmez.

 

İnsan, umut ettiği sürece yeniden ayağa kalkabilir.

 

Fakat umutla beklemek ile hayatı beklemeye almak arasında ince bir çizgi vardır.

 

İşte çoğu zaman o çizgiyi fark edemiyoruz.

 

"Şu sınav bir geçsin..."

 

"Şu borç bir bitsin..."

 

"Çocuklar bir büyüsün..."

 

"Şu tedavi tamamlansın..."

 

"Bir emekli olayım..."

 

"Biraz daha sabredeyim..."

 

Sonra yaşayacağım...

 

Sonra dinleneceğim...

 

Sonra mutlu olacağım...

 

Ama hayatın kendine özgü bir düzeni var.

 

Biz bir bekleyişi tamamladığımızı sanırken, hayat önümüze yenisini koyuyor.

 

Bir hedefe ulaşıyoruz, ardından başka bir hedef beliriyor.

 

Bir yük hafifliyor, başka bir yük omuzlarımıza biniyor.

 

Bir kapı açılıyor, hemen yanında yeni bir kapı beliriyor.

 

Belki de bu yüzden insanın bekleyişi hiç bitmiyor.

 

Beckett'in Godot'yu hiç sahneye çıkarmaması, belki de bu yüzden büyük bir metafordur.

 

Çünkü Godot, tek bir kişi değildir.

 

Kimi zaman sağlıktır.

 

Kimi zaman huzurdur.

 

Kimi zaman adalettir.

 

Kimi zaman evlattır.

 

Kimi zaman ekmektir.

 

Kimi zaman bir maaş...

 

Kimi zaman bir mektup...

 

Kimi zaman yıllardır hasreti çekilen bir kavuşmadır.

 

Her insanın hayatında adı değişir; ama bekleyiş hep aynı kalır.

 

Bugün geriye dönüp baktığımda, üniversite sıralarında anlam veremediğim o oyunun neden dünya edebiyatının başyapıtlarından biri olduğunu daha iyi anlıyorum.

 

Çünkü Beckett bize beklememeyi söylemiyor.

 

Beklemek, insan olmanın kaderidir.

 

Asıl söylediği şu olsa gerek:

 

Beklediğiniz şey gelene kadar da hayat devam ediyor.

 

Bir annenin gülüşünde...

 

Babanın duasında...

 

Bir dostun omzuna dokunuşunda...

 

Akşam serinliğinde içilen bir bardak çayda...

 

Çocuğun kahkahasında...

 

Pencereden içeri süzülen gün ışığında...

 

Hayat, büyük mutlulukların gelmesini beklerken fark edemediğimiz küçük güzelliklerle dolu.

 

Belki de ömrümüzün en büyük yanılgısı, yaşamayı yarına ertelemektir.

 

Çünkü yarın, umut edilecek bir zamandır.

 

Ama yaşanacak tek zaman, bugündür.

 

Meğer asıl beklediğimiz Godot değilmiş.

 

Bir gün başlayacağını sandığımız hayatmış.

 

Oysa hayat, beklediğimiz gün gelince başlamıyor.

 

Biz beklerken, sessizce akıp gidiyor.

DİĞER YAZILARI Dickens Haklı Çıktı: Değişen Makineler Oldu, Değişmeyen İnsan 01-01-1970 03:00 İnsan Neden Kıskanır? Gösteriş, Rekabet ve Görünmeyen Savaşlar 01-01-1970 03:00 Eğitimin Görünmeyen Kahramanları: Usta Öğreticiler ve Sessiz Hak Mücadelesi* 01-01-1970 03:00 Asıl Körlük Gözlerde Değil, Vicdanda Başlıyor 01-01-1970 03:00 Dil Ölümü ve İnsanlığın Epistemik Kaybı 01-01-1970 03:00 Cenazeler, Siyaset, Toplum ve İslam’da Veda Anlayışı 01-01-1970 03:00 Türkiye’de Neden İngilizce Öğrenemiyoruz? 01-01-1970 03:00 Şanlıurfa Sıra Geceleri Turizmin Gözdesi 01-01-1970 03:00 Mezuniyet mi, Gösteri Düzeni mi? 01-01-1970 03:00