Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların kronolojik sıralaması değildir. Aynı zamanda milletlerin yaptığı hataları, ödediği bedelleri ve geleceğe bırakılan dersleri anlatan en büyük öğretmendir. Bugün dönüp iki yüz yıl öncesine baktığımızda, Çin'in yaşadığı Afyon Savaşları yalnızca iki devlet arasında gerçekleşen askerî bir çatışma olarak görülemez. O savaş, bir toplumun bağımlılık yoluyla nasıl zayıflatılabileceğini, ekonomik gücün nasıl aşındırılabileceğini ve sosyal yapının nasıl içeriden çözülebileceğini gösteren tarihin en acı örneklerinden biridir.
yüzyılın başlarında Qing Hanedanlığı yönetimindeki Çin, dünyanın en büyük ekonomilerinden biriydi. İpek, porselen ve çay ticaretinde küresel pazarın merkezinde yer alıyor, nüfusu, üretim kapasitesi ve ekonomik büyüklüğüyle birçok Avrupa devletinden daha güçlü görünüyordu. Ancak İngiltere için önemli bir sorun vardı. Avrupa'nın Çin mallarına büyük talebi bulunurken Çin, İngiliz mallarına aynı ilgiyi göstermiyor, ödemeleri büyük ölçüde gümüşle kabul ediyordu. İngiltere'nin kasasındaki değerli madenler hızla Çin'e akıyor, ticaret dengesi Londra'nın aleyhine bozuluyordu.
İngiltere bu ekonomik açığı kapatmak için klasik ticaret yöntemlerinden farklı bir yol izledi. Kontrolü altındaki Hindistan'da üretilen afyon sistemli biçimde Çin'e kaçırılmaya başlandı. İlk yıllarda sınırlı görünen bu ticaret kısa sürede devasa bir pazara dönüştü. Afyon yalnızca satılan bir ürün değildi; bağımlılık üreten, toplumun üretim gücünü zayıflatan, aile yapısını sarsan ve devlet otoritesini içeriden aşındıran bir zehre dönüşmüştü.
Milyonlarca Çinli bağımlı hâline geldi. Tarım ve üretim geriledi. Devlet memurları arasında bağımlılık yayıldı. Kaçakçılık ve yolsuzluk büyüdü. Çin'in gümüş rezervleri hızla ülke dışına çıkmaya başladı. Toplum, farkında olmadan büyük bir sosyal çürümenin içine sürükleniyordu.
1839 yılında İmparator Daoguang, yaşanan felaketi durdurabilmek için devlet adamı Lin Zexu'yu Guangzhou'ya gönderdi. Lin Zexu, yabancı tüccarlara ait yaklaşık yirmi bin sandık afyona el koyarak imha etti. Çin açısından bu, halkını korumaya yönelik egemenlik hakkının kullanılmasıydı. İngiltere ise bunu ticari çıkarlarına yönelik bir müdahale olarak değerlendirdi. Ardından savaş gemileri Çin kıyılarına geldi ve tarihe "Birinci Afyon Savaşı" olarak geçen süreç başladı.
İngiltere savaşı kazandı.
1842 tarihli Nanking Antlaşması ile Çin ağır savaş tazminatları ödemeyi kabul etti, Hong Kong'u İngiltere'ye bıraktı ve birçok limanını yabancı ticarete açmak zorunda kaldı. 1856-1860 yılları arasındaki İkinci Afyon Savaşı ise Çin'i daha da ağır şartlarla karşı karşıya bıraktı. Bugün Çin tarihçileri bu dönemi "Aşağılanma Yüzyılı" olarak adlandırıyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Çin'i yalnızca İngiliz donanması yenmedi.
Çin'i önce afyon bağımlılığı zayıflattı.
Savaş, zaten içeriden yıpranmış bir toplumun karşılaştığı ikinci felaket oldu.
Bu tarihî örnekten çıkarılması gereken ders, "aynı şey mutlaka tekrar edecek" düşüncesi değildir. Tarihin bize söylediği çok daha evrensel bir gerçektir: Uyuşturucu, dünyanın en güçlü devletlerinden birini bile derinden sarsabilecek kadar büyük bir toplumsal tehdittir. Hiçbir ülke, ekonomik gücüne, askerî kapasitesine veya gelişmişlik düzeyine güvenerek bu tehlikeyi küçümseyemez.
Bugün Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC), uyuşturucu ticaretinin organize suç örgütlerinin en büyük gelir kaynaklarından biri olduğunu vurgulamaktadır. Avrupa Birliği Uyuşturucu Ajansı (EUDA) ise Avrupa'da sentetik uyuşturucuların, kokainin ve metamfetaminin yaygınlığının arttığını; kaçakçılık ağlarının daha karmaşık ve daha uluslararası bir yapıya dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Türkiye de coğrafi konumu nedeniyle Asya ile Avrupa arasındaki önemli geçiş güzergâhlarından birinde yer almaktadır. Bu nedenle uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele yalnızca sınır güvenliği meselesi değil; aynı zamanda toplumsal dayanıklılığı artırma meselesidir.
Ancak uyuşturucu denildiğinde yalnızca ele geçirilen tonlarca maddeyi konuşmak yeterli değildir.
Asıl konuşulması gereken, o maddelerin ulaşabildiği insanlardır.
Çünkü ele geçirilen her kilogram uyuşturucu kadar, bağımlı hâline gelen her genç de bu ülkenin kaybıdır.
Bugün kamuoyuna yansıyan resmî veriler, uyuşturucu bağlantılı suçların ceza infaz kurumlarında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu istatistikler yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Her sayı; yarım kalmış bir eğitim hayatını, parçalanmış bir aileyi, kaybolan bir mesleği ve ertelenen bir geleceği temsil etmektedir.
Daha da düşündürücü olan ise bu tablonun önemli ölçüde genç nüfusu etkilemesidir.
Oysa genç nüfus, bir ülkenin en büyük stratejik sermayesidir.
Bugün gelişmiş ülkeler yaşlanan nüfusun ekonomik yükünü tartışırken, genç nüfusa sahip ülkeler bunu kalkınmanın temel avantajlarından biri olarak görmektedir. Çünkü gençler; fabrikalarda üretim, laboratuvarlarda bilim, üniversitelerde araştırma, hastanelerde sağlık hizmeti, tarlalarda emek, atölyelerde ustalık ve ülkenin yarınları demektir.
Uyuşturucu ise tam da bu geleceği hedef almaktadır.
Bağımlılık yalnızca bireyin bedenini değil, iradesini de esir alır. Eğitim yarıda kalır. İş hayatı sekteye uğrar. Aile bağları zayıflar. Ekonomik sıkıntılar derinleşir. Maddeye ulaşma isteği bazı bireyleri hırsızlık, gasp, dolandırıcılık gibi suçlara sürükleyebilir; kimi olaylarda ağır şiddet suçları ve cinayetler dahi uyuşturucunun gölgesinde yaşanabilir. Bu suçların tek nedeni uyuşturucu değildir; ancak bağımlılık, suç riskini artıran önemli etkenlerden biridir. Sonuçta yalnızca bağımlı birey değil, mağdurlar, aileler ve bütün toplum zarar görür.
İşte bu yüzden uyuşturucu meselesi yalnızca sağlık sorunu değildir.
Yalnızca güvenlik sorunu da değildir.
Bu mesele aynı zamanda eğitim sorunudur.
Aile sorunudur.
Ekonomi sorunudur.
Kamu düzeni sorunudur.
Ve hepsinden önemlisi, bir gelecek sorunudur.
Son yıllarda sanat dünyasından, sosyal medya fenomenlerinden, spor camiasından ve zaman zaman siyaset çevrelerinden bazı isimlerin uyuşturucuya ilişkin iddialar, soruşturmalar veya haberlerle gündeme gelmesi de bu sorunun görünürlüğünü artırmıştır. Bu haberler üzerinden herhangi bir kişi hakkında hüküm vermek doğru değildir; hukuk devletinde herkes için masumiyet karinesi esastır. Ancak bu durum, uyuşturucunun artık yalnızca belirli çevrelerin sorunu olarak görülemeyeceğini; toplumun farklı kesimlerinde de tartışılan bir mesele hâline geldiğini göstermektedir.
Peki çözüm nedir?
Çözüm yalnızca daha fazla operasyon yapmak değildir.
Elbette güvenlik güçlerinin kararlı mücadelesi vazgeçilmezdir.
Elbette uyuşturucu ticaretini finanse eden organize suç örgütlerinin üzerine kararlılıkla gidilmelidir.
Elbette hukuk, suç işleyenler hakkında gereğini yapmalıdır.
Ancak en büyük başarı, bir genci cezaevine girdikten sonra topluma yeniden kazandırmaya çalışmak değil; onun cezaevinin kapısından hiç girmemesini sağlamaktır.
Bir genci bağımlı olduktan sonra hayata döndürmek mümkündür, ancak son derece zordur. Çünkü bağımlılık yalnızca bedeni değil; psikolojiyi, aile ilişkilerini, eğitim hayatını ve sosyal çevreyi de etkiler. Oysa aynı genci çocukluk ve gençlik döneminde sporla, sanatla, bilimle, meslek eğitimiyle ve güçlü aile bağlarıyla buluşturmak hem daha kolay hem daha insani hem de çok daha etkili bir yoldur.
Uyuşturucuyla mücadele yalnızca devlet kurumlarının görevi değildir.
Anne ve babanın sorumluluğudur.
Öğretmenin sorumluluğudur.
Mahalle esnafının sorumluluğudur.
Antrenörün, din görevlisinin, komşunun, sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin ve medyanın ortak sorumluluğudur.
Çünkü bir çocuk önce ailesinin dikkatinden, sonra öğretmeninin gözleminden, ardından mahallesinin duyarlılığından güç alır.
Bir ülkenin gerçek serveti yer altındaki madenleri değil, iyi yetişmiş insan kaynağıdır.
Bir ülkenin gerçek güvenliği yalnızca sınırlarını koruyan askerleri değil, geleceğini inşa edecek sağlıklı, eğitimli ve umut dolu gençleridir.
Çin'in Afyon Savaşları bize şunu öğretmiştir:
Hiçbir toplum, "Bize bir şey olmaz." diyerek bu tehdidi küçümseyemez.
Uyuşturucu; güçlü-zayıf, doğulu-batılı, zengin-fakir ayrımı yapmaz.
Önce insanı hedef alır.
Sonra aileyi.
Ardından toplumu.
Ve en sonunda bir ülkenin geleceğini.
Bu nedenle uyuşturucuyla mücadele, yalnızca bugünün asayiş meselesi değildir.
Bu mücadele, yarının Türkiye'sini koruma meselesidir.
Çünkü bir ülke bazen savaşta toprak kaybedebilir ve yeniden ayağa kalkabilir.
Ekonomik kriz yaşayabilir ve yeniden büyüyebilir.
Yıkılan şehirlerini yeniden inşa edebilir.
Ama uyuşturucu yüzünden kaybettiği gençliğini geri kazanması çok daha zordur.
İşte bu yüzden uyuşturucuya karşı verilen mücadele, yalnızca suçla mücadele değil; bir milletin geleceğini koruma mücadelesidir.