Her ay açıklanan açlık ve yoksulluk sınırı rakamları aslında ülkenin ekonomik röntgeni gibi. Dört kişilik bir ailenin yalnızca karnını doyurabilmesi için 27 bin lira gerekiyor. İnsan onuruna yakışır bir hayatın bedeli ise 88 bin lira. Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti 35 bine dayanmış durumda.

 

Peki, bu rakamlarla gerçek hayatta nasıl bir gelecek kurulabilir? Asgari ücret açlık sınırının bile çok altında kalırken, milyonlarca insanın “yarını” değil, “bugünü” kurtarma telaşında olduğunu görmek için uzman olmaya gerek yok.

 

Bir yanda sofrada eksilen tabaklar, diğer yanda hükümetten gelen “çocuk yapın” çağrıları… İnsan ister istemez soruyor: Hangi güvenceyle? Hangi maaşla? Hangi gelecek umuduyla?

 

Çocuk yapmak yalnızca nüfusu artırmak değildir; ona güvenli bir gelecek, sağlıklı beslenme, iyi bir eğitim ve umut dolu bir yarın sunabilmektir. Bugün milyonlarca aile tek bir çocuğun okul masrafını dahi karşılamakta zorlanırken, yeni bir canı bu yükün altına sokmak nasıl bir akıl tutulmasıdır?

 

Rakamların soğuk yüzünün arkasında sıcak gerçekler var: Gelecek kaygısıyla büyüyen gençler, işsizlikle boğuşan anne-babalar, “yarın kira mı ödeyelim yoksa mutfağa mı harcayalım” ikileminde sıkışıp kalan aileler…

 

Eğer bu ülkede insanlar çocuk yapmaya korkuyorsa, mesele nüfus değil; mesele insanların güven duygusunu, yarın umudunu kaybetmiş olmasıdır. Ve en tehlikeli yoksulluk da budur: Geleceksizlik.