Otuz yıl olmuş. Belki daha da fazla.

Bir şehir gazetesinin köhne bir odasında, mürekkep kokusu eşliğinde başlamıştım bu mesleğe. O zamanlar gazeteci olmak hâlâ romantik bir hayaldi; idealizmin, merakın, halkın sesi olmanın bir ağırlığı vardı. Şimdi dönüp bakıyorum da, ben bu yükü sonuna kadar taşıdım ama hiçbir yere varmadım.

 

Varmaya da çalışmadım zaten.

Yollar açıkken ben arka sokaklardan yürümeyi sevdim. Manşetlerin parıltısından çok, küçük haberlerin buruk cümlelerinde kaldım. Basın toplantılarında arka sıraya oturdum, alkış yerine not tuttum, adımı manşete değil, satır aralarına gizledim. Çünkü gazeteci olmak, benim için görünmek değil, görüp yazmak meselesiydi.

 

Bugünse bir şeyin yasını tutuyorum.

Bir gençliğin, bir inancın, belki de bir mesleğin. Hâlâ gazeteciyim evet, ama içimde bir yer, artık sustu. Hâlâ sabahları ekranları tarıyorum, ajanslara göz atıyorum ama heyecan dediğimiz o kıvılcım, galiba yandı bitti. Artık her haber, başka bir veda gibi geliyor bana. O yüzden bugün, kendi içimde bir cenazeye katılıyorum.

 

Bugün, gazeteci Bülent Karaca’nın acı günü.

Bir ihtimalin, bir idealin, bir “belki olur”un toprağa verildiği gün.

Ama yanlış anlaşılmasın; hâlâ hayattayım. Hâlâ yazıyorum. Hâlâ sorular soruyorum.

Sadece... eskisi kadar inanmıyorum. Belki de bu yazı, kalan inancın vedasıdır.

 

Gazeteci olmak kolay değil.

Hele görünmeden yaşayıp görünmeden yazmak... Bu meslekte var olmak değil de, "olduğunu hissetmek" başka bir yalnızlık biçimi. Ama belki de en sahici olanı bu. Ben oradaydım, yazdım. Bazen imzam vardı, bazen yoktu. Ama hep gördüm. Hep duydum. Bazen sustum. Ama hep içimde taşıdım.

 

Bugün, kendime ve mesleğime bir Fatiha okuyorum.

Hâlâ buradayım. Ama başka bir hâlde.