Bir zamanlar toplumun belkemiğini oluşturan orta sınıf, yavaş yavaş siliniyor. Ne yalnızca gelişmekte olan ülkelerde ne de sadece belli başlı bölgelerde… Bu, artık küresel bir gerçek. Dünya genelinde ekonomik yapı iki uca savrulmuş durumda: Zenginlerin daha da zenginleştiği, geniş halk kesimlerinin ise geçim mücadelesinde boğulduğu bir düzen hâkim.

Uzun yıllar boyunca orta sınıf, istikrarın sembolüydü. Eğitim, sağlık, barınma gibi temel ihtiyaçlara erişimde belirli bir güvenceye sahipti. Ancak günümüzde giderek artan hayat pahalılığı, sabit gelirlerin erimesi ve varlıkların az sayıda elde toplanması, bu sınıfı erozyona uğrattı. Artık birçok insan için “geçinmek” bile başlı başına bir mücadeleye dönüştü.

Gelinen noktada topluma açıkça dayatılan bir seçenek var: Ya yukarı çık, ya da aşağıda kaybol. Yani ya varlıklı olmanın yollarını bul, ya da sistemin dışında yaşamaya razı ol. Bu durum, özellikle genç kuşaklar üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. Eğitimli bireyler bile, meslek sahibi olmalarına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geliyor.

Bu dengesizlik, yalnızca maddi değil; aynı zamanda sosyal ve psikolojik etkiler de üretiyor. Gelecek umudunu kaybeden bireyler, geçimlerini sağlayabilmek için zaman zaman yasal olmayan yollara yönelebiliyor. Suç oranlarının artması, kayıt dışı ekonominin büyümesi ve toplumsal güvensizlik duygusu işte bu kırılmanın yansımaları.

Küresel ölçekte bakıldığında, gelir eşitsizliğinin derinleştiği, servetin çok az elde toplandığı bir sistem sürdürülebilir değil. Yalnızca bir kesimin refah içinde yaşadığı, geri kalanların mücadele ettiği bir düzen uzun vadede istikrar getirmez. Bu nedenle yeniden denge kuracak politikalara, adil paylaşımı esas alan ekonomik modellere ihtiyaç var.

Toplumların sağlıklı bir yapıda varlığını sürdürebilmesi için sadece zengin ve yoksul değil; aradaki dengeyi sağlayan, üreten, tüketen ve katkı sunan güçlü bir orta sınıfa ihtiyaç var. Orta sınıfın yokluğu, sadece ekonomik değil; kültürel ve sosyal çöküşün de habercisidir.