İnsanoğlu tuhaf bir varlık. Kendi zevkini, kendi doğrusunu, kendi seçimlerini evrensel bir gerçekmiş gibi görmeye meyilli. Bir insan bir şeyi seviyorsa, onun herkes tarafından da sevilmesi gerektiğine inanıyor. Bir takımı tutuyorsa, o takım dünyanın en iyi takımı oluyor; bir yemeği seviyorsa, herkesin o yemeği beğenmesi şart oluyor. Sevmediği şeyler için de durum pek farklı değil; sevmediği müziği dinleyen biri "zevksiz", izlemediği diziye bayılanlar "abartıyor" oluyor bir anda.

En basitinden mutfağa bakalım. Ev hanımı – ya da evin yemek yapan bireyi – çoğu zaman kendi sevdiği yemekleri yapar. Çünkü o yemeği yerken keyif alır. Ama sofraya oturan herkes aynı keyfi alır mı, hiç sorgulanmaz. Sevilmeyen bir yemek ise mutfağa bile giremez; çünkü "zaten kimse sevmez onu" gibi bir ön kabul vardır. Oysa her insanın damak tadı farklıdır, çocukluğunda yediği yemeklerle kurduğu bağ başkadır. Anne eliyle yapılmış bir tarhana çorbası birinin için nostalji olabilirken, bir başkası için sadece ekşi bir sudur.

Bu durum sadece yemekle sınırlı değil elbet. Dizi, müzik, tatil anlayışı, hatta dekorasyon zevki bile bu benmerkezcilikten nasibini alıyor. Misafirliğe gittiğimiz bir evde "Bizimki daha şık bence" demeden edemiyoruz. Kendi çocuk yetiştirme tarzımızın doğru olduğunu sanıp, başkasınınkini eleştiriyoruz. Sanki kendi yaşam biçimimiz kusursuz bir ölçütmüş gibi.

Peki neden böyleyiz? Neden herkesin bizim gibi düşünmesini, bizim gibi yaşamasını bekliyoruz?

Çünkü çoğumuz farklılığa tahammül edemiyoruz. Farklı olan, bizi sorgulatıyor. "Ya ben yanlışsam?" korkusu bilinçaltında bir yerlerde kıpırdanıyor. Halbuki bir başkasının farklı bir şeyi sevmesi, bizim seçimimizi değersiz kılmaz. Sadece onun dünyası başka bir yöne dönüyor demektir.

Empati yoksunluğu da işin tuzu biberi. Başkasının gözünden dünyaya bakmak zahmetlidir. Kolayı seçiyoruz. "Ben böyleyim, doğrusu bu" deyip geçiyoruz. Ama bu kolaycılık, bizi anlamaktan, dinlemekten, öğrenmekten uzaklaştırıyor.

Oysa hayat, tek tip insanlar topluluğu olsaydı ne kadar sıkıcı olurdu, değil mi? Hepimiz aynı takımı tutsak, aynı şarkıyı dinlesek, aynı filmi izlesek... Renkler, fikirler, tatlar hep tek bir kalıba sığsa... İşte o zaman gerçekten bir şeyler eksik olurdu.

Belki de artık şunu kabullenmenin zamanı gelmiştir: Herkesin bir dünyası var ve o dünya, seninkinden farklı olabilir. Her farklılık, bir tehdit değil; bir zenginliktir aslında. Belki de bir gün, senin "hiç sevmem" dediğin bir şeyi başkası sayesinde seversin. Ama önce kulak vermek gerek.

Ve unutma, sevdiğin bir şeyin herkes tarafından sevilmesi gerekmez. Çünkü en güzel şeyler, bazen sadece bize özeldir.