Bir haberin bedelini çoğu insan bilmez…
Ama ben yaşadım.
Kalemimin yazdığı bir satır, kameramın çektiği bir kare, özgürlüğümün bedeli oldu.
2011 yılında Suriye’de iç savaş başladığında, ben Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesinde sınır hattındaydım. O yıllarda “Urfa’da Bugün” haber portalını yeni kurmuştum. Günlerce sınırda kalıp, yaşanan dramı, yıkımı, gözyaşını haberleştirdim. Her gün ölümle yaşamın iç içe geçtiği bir coğrafyadan seslendim.
Yıl 2015’ti… Türkiye’de “çözüm süreci” devam ediyor, bölgede hassas bir atmosfer yaşanıyordu. O sırada Suriye’de çıkan çatışmalarda bir örgüt mensubu hayatını kaybetmişti. Dicle Haber Ajansı’nın servis ettiği bu haberi, abonelik gereği sitemizde yayımlamıştık. Ancak işte o haber, benim hayatımın kırılma noktası oldu.
Savcılık tarafından hakkımda soruşturma başlatıldı. Mahkeme iki yıl hapis cezası verdi, yurt dışına çıkış yasağı koydu. Dosyayı Yargıtay’a taşıdık ama sonuç değişmedi. Ceza onanınca yakalama kararı çıktı. Dört ay boyunca teslim olmadan yaşadım. Herkes duymuştu artık. Kim dost, kim yılan, kim menfaatperest o günlerde belli oldu.
Sonunda Şanlıurfa Açık Cezaevi’ne teslim oldum.
Ve işte “Bir Haber’in Bedeli” burada başladı…
71 No’lu Koğuş: Gerçeklerle Yüzleşme
300 kişilik cezaevinde 700 kişi kalıyordu. 71 No’lu koğuşta tam 120 kişi… Sabah 5 defa sayım yapılır, yemek sırasında saatlerce beklenirdi. İlk günler şoktaydım ama sonra fark ettim: dışarıda uyuşturucuyla mücadele ettiğim bir şehirde, içeride uyuşturucunun en kolay ulaşıldığı yerin cezaevi olması ne büyük çelişkiydi!
Ben, yıllarca basın toplantılarında “Gençlerimizi uyuşturucu bataklığından kurtaralım!” diyen bir gazeteciydim. Ama o günlerde, o 71 No’lu koğuşta, uyuşturucu için elbiselerini satan mahkumlara şahit oldum. Bazıları sadece bir sigara paketi uğruna onurlarını kaybediyordu.
Açık Cezaevi demek, aslında “her şeyin girebildiği” bir yerdi. Memurlar ellerinden geleni yapıyorlardı ama yasaklı maddeler yine de içeri giriyordu. Ben de araştırdım, sordum, yazdım… Belki 15 gün daha kalsaydım, bu zehirin içeri nasıl girdiğini çözerdim.
Ama o gün geldi:
15 Ekim 2024’te 40 kişiyle birlikte Akçakale Cezaevi’ne sürgün edildim.
Sebep belliydi:
“Fazla araştırıyorsun, fazla konuşuyorsun…”
Kaşık Savaşı
Akçakale Cezaevi’nde yeni bir hayat başladı.
Ama bu kez savaş, kaşık içindi.
Evet, yanlış duymadınız.
Cezaevinde “kaşık” en değerli eşyaydı.
İlk üç gün boyunca yemekleri elimizle yedik, çünkü kaşık yoktu. Kantinden alınabiliyordu ama bir düzine almak zorundaydık. Düşünün, bir gazeteci, bir mahkum, bir insan… Kaşık bulamadığı için yemek yiyemiyor.
Sonunda kaşıklar geldiğinde, hepimiz sanki bir hazine bulmuş gibi sevindik. Herkes kaşığını gömleğinin cebine koyar, adeta gururla taşırdı. Çünkü o, orada “yaşamanın sembolüydü.”
Bazı memurlar bize iyi gözle bakmadı.
“Yine problem çıkaracak gazeteciler geldi.” diye fısıldaştılar.
Oysa biz sadece adalet istiyorduk.
45 gün kaldığım Şanlıurfa Cezaevi’nde tek bir disiplin cezam yoktu. Tek suçum, uyuşturucuya karşı sesimi yükseltmekti. Belki de bu yüzden susturulmak istendim. Ama susturamadılar. Çünkü ben, kalemimi cezaevine sokmuş bir gazeteciyim.
Son Söz
Bir haberin bedeli ağır olabilir.
Ama susmanın bedeli, çok daha ağırdır.
Ben susturulmadım.
Cezaevi duvarları kalemimi kırmadı, tam aksine güçlendirdi.
Bugün dışarıdayım. Ama o 71 No’lu koğuşun, o kaşık savaşının, o çaresiz bakışların hikâyesini unutmadım. Çünkü her birinin içinde başka bir “haber” vardı.
Bir gün, belki de tüm bunları kitaplaştıracağım.
Adı belli:
“Bir Haber’in Bedeli: 71 No’lu Koğuş Günlükleri.”
Yazan: Gazeteci İbrahim Uygur
