Kader mahkûmlarının sessiz çığlığı

 

Bir insanın düştüğü yer, bazen bir cezaevi koğuşu olur. Ama asıl düşüş, ruhun çürüdüğü, umudun bittiği noktadadır. Bugün size, içerideki bir kader mahkûmunun defterinden birkaç satırla sesleniyorum… Çünkü bu satırlar sadece bir mahkûmun değil, toplumun aynasıdır aslında.

 

Cezaevinde geçirdiği günleri yazarken, “Benim gibi kader mahkûmları olun ve edindiğiniz bilgileri kardeşlerinizle paylaşın” diyordu. O, suç işlemişti belki ama gördüklerini anlatmayı bir görev bilmişti. Her kelimesinde pişmanlık, her satırında içsel bir isyan vardı.

 

“Az mahkûm vardı, oda madde kullanan insanlarla doluydu” diye yazmış. Dışarıdaki dünya gibi içerisi de uyuşturucunun pençesindeydi. 15 gün sonra cezaevine döndüğünde, dışarıda da durumun farklı olmadığını fark etmişti: “Şanlıurfa’da çok sayıda madde bağımlısı var, ama cezaevinde bile bu kadar yoktu.”

Bu cümle, toplumun geldiği noktayı en yalın şekilde anlatıyor aslında.

 

Uyuşturucu sadece bir madde değil, bir milleti içten içe çürüten bir virüs. O virüsün en çok bulaştığı yer ise gençlerimizin umutları. Açık cezaevinde dahi, dışarıdan gelenlerin “daha fazla uyuşturucu kullandığını” yazıyor. Düşünün… Bir mahkûm, içerideyken dışarıdakilerden daha az suç işlenmesine şaşırıyor.

 

Toplumun bozulduğu yer tam da burası işte. Cezaevine giren bir insan, orada bir ıslah süreci bekler. Ama dışarıda yaşananları görünce, “Ben içeride daha huzurluydum” diyorsa, orada ciddi bir sorun vardır.

İnsan bazen dışarıda yaşadığı hayatın cezaevinden farkı olmadığını fark ediyor. Çünkü dışarıda da zincirler var, sadece görünmüyorlar.

 

Bugün, suç işleyenleri lanetlemekte acele ediyoruz ama onları o suça iten nedenleri görmezden geliyoruz. Yoksulluk, madde, çaresizlik, adaletsizlik... Hepsi bir araya gelince, bir insanı karanlığın içine itiyor.

İşte o karanlıkta kalanlardan biri, defterine şunu yazmıştı:

 

“Hiçbir zaman idarenin suçu yoktu, idare idareliğini yapar, suç bizdeydi.”

 

Kendi hatasını kabul edecek kadar vicdanlı, ama sistemin eksiklerini görecek kadar da bilinçliydi.

Bu satırları okurken insan düşünmeden edemiyor:

Gerçek suçlu kim?

Tetiği çeken mi, yoksa o tetiğe giden yolu döşeyen mi?

 

Belki de “haber” dediğimiz şey, sadece olayların değil, bu yaşanmışlıkların da bedelini göstermek içindir.

Çünkü her haberin bir bedeli vardır; kimi öder, kimi sadece izler.

 

Devamı yarın gelecek...