Gazeteci: İbrahim Uygur

Gazetecilik, çoğu zaman kelimelerin değil, bedellerin mesleğidir. Ben bu bedeli yıllar önce, 2015’te ağır bir şekilde ödedim. O günlerde geçtiğim bir haber, bana iki yıllık bir ceza olarak geri döndü. Yaklaşık altı ay cezaevinde kaldım. O sürede yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve gördüklerimi her gün kaleme aldım. Bu satırlar, o günlerin bir aynasıdır.

Cezaevine ilk girdiğim gün, odadaki sessizlik bir dağ gibiydi. Herkesin gözlerinde aynı ifade: beklemek. Ne olacağını bilmeden beklemek. İnsan, o duvarların arasında zamanı unutuyor. Günlerin birbirine karıştığı, saatlerin anlamsızlaştığı bir yer burası.

gün cezaevinde kaldıktan sonra, bana 11 gün izin verildi. Kısa bir nefes gibiydi o izin. Evime döndüğümde hava bile farklı kokuyordu. Dışarıda özgürlük vardı ama içimde hâlâ o betonun soğukluğu. İzin bitince yeniden cezaevine döndüm. Bu kez daha sessiz, daha yorgundum.

Cezaevi duvarları arasında insanın duyduğu en büyük ses, kendi vicdanıdır. Orada kaldığım süre boyunca çok sayıda mahkûm gördüm. Kimisi pişmandı, kimisi inatçı, kimisi ise umudunu tamamen yitirmişti. Ama bir şey kesindi: hepsi insanlıktan bir parça taşıyordu.

Benim için en zor an, dışarıdaki insanların içeriye nasıl baktığını fark etmekti. Sanki içeride olan biri, hayatın dışına itilmiş gibi görülüyordu. Oysa gerçek tam tersi: içeridekiler, dışarıdakilerden çok daha fazla düşünüyor, çok daha fazla sorguluyor.

Bugün dönüp o günlere baktığımda şunu anlıyorum: Gazetecilik, bazen kelimelerle değil, yaşanmışlıklarla yazılır. Haber dediğimiz şey, sadece bir metin değildir; bazen insanın hayatının bedelidir.

Devamı yarın...