Hayat bazen insanı öyle ağır imtihanlardan geçirir ki, yıllar geçse de o günlerin acısı yürekte ilk günkü gibi taze kalır. Bazı yaralar vardır; kabuk bağlar ama hiçbir zaman tamamen iyileşmez. Benim hikâyem de işte böyle bir hikâyedir.
Yıl 1982...ANNE BANA 5 GÜNDE VEFAT'TI

Yıl 1982...
Annem Zine, vefatından üç gün önce gördüğü bir rüyayı ailemize anlatmıştı. Büyük bir sakinlikle, "Ben üç gün sonra öleceğim" demişti. Elbette kimse buna inanmak istemedi. Sonuçta bu sadece bir rüyaydı. Ancak annemin söylediği sözler, üç gün sonra acı bir gerçeğe dönüştü. Annem hayata gözlerini yumdu.
Daha annemizin acısını yaşayamadan, yasını bile tutamadan ikinci bir yıkım yaşadık. Babamız da annemizin ardından yalnızca beş gün sonra vefat etti.
Bir ev düşünün...
İçinde dokuz çocuk...
En büyüğü henüz 18 yaşında, en küçüğü ise daha 4,5 aylık bir bebek...
Bir anda hem annesiz hem de babasız kaldık.
O günlerde yaşadığımız çaresizliği kelimelerle anlatmak kolay değil. Bir annenin sıcaklığı, bir babanın koruyucu gölgesi bir anda hayatımızdan çekilip gitmişti. Kapımızı çalan olmadı. Halimizi soran olmadı. Bir tas çorba, bir parça ekmek getiren olmadı.
Bazen aç uyuduk.
Bazen susuz kaldık.
Bazen küçük kardeşlerimizin gözyaşlarını silerken kendi gözyaşlarımızı içimize akıttık.
Ama hiçbir zaman teslim olmadık.
Çünkü birbirimizden başka kimsemiz yoktu.
Hayata tutunmak zorundaydık.
Kardeşlerimizi büyütmek zorundaydık.
Bu nedenle daha çocuk yaşlarda çalışmaya başladık. Adana'nın bereketli Çukurova topraklarında yıllarca alın teri döktük. Yazın kavurucu sıcağında, kışın dondurucu soğuğunda çalıştık. Çocukluğumuzu yaşayamadık belki ama kardeşlerimizin aç kalmaması için mücadele ettik.
Bir gün değil...
Bir ay değil...
Bir yıl değil...
Yıllarca...
Toprağın içinde, güneşin altında, ekmeğimizin peşinde koşarak hayat mücadelesi verdik.
O günlerde bizi tanımayanlar, yıllar sonra ismimizi duymaya başladı. Ancak anne ve babamızı kaybettiğimiz o zor günlerde kapımızı çalanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Yokluğu gördük.
Yalnızlığı gördük.
Kimsesizliği iliklerimize kadar yaşadık.
Fakat Allah bizi sahipsiz bırakmadı. Ayakta kalmayı nasip etti. Kardeşlerimizi büyüttük, hayata tutunduk ve bugünlere ulaştık.
Bugün geriye dönüp baktığımda annem Zine'nin sıcaklığını hâlâ hissediyorum. Kokusu hâlâ burnumda. Fotoğrafına her baktığımda içimde tarifsiz bir sızı beliriyor.
Çünkü anne ölse de sevgisi ölmez.
Baba ölse de gölgesi insanın hayatından silinmez.
Biz dokuz kardeş, yıllardır annemizin ve babamızın bize bıraktığı sevgi, dayanışma ve mücadele mirasıyla yaşamaya devam ediyoruz.
Belki yetim kaldık.
Belki kimsesiz kaldık.
Ama birbirimize tutunarak ayakta kaldık.
Bu satırlar, yıllar önce ardında dokuz yetim bırakarak ebediyete uğurladığımız annem Zine'ye ve babamıza bir vefa borcudur.
Ruhları şad olsun.
Mekânları cennet olsun.
NOT
Anne ve babamız hayattayken evimizin kapısı hiç kapanmazdı. Akrabalarımız, dostlarımız, tanıdıklarımız eksik olmazdı. Soframız kalabalık, evimiz şenlikliydi. O zamanlar kendimizi büyük bir ailenin parçası sanıyorduk.
Ancak anne ve babamızı kaybettikten sonra acı bir gerçekle yüzleştik.
Bir zamanlar evimizden çıkmayan insanlar, bir anda bizi tanımaz oldu. Kapımızı çalan olmadı. Halimizi soran olmadı. Dokuz yetim çocuğun nasıl yaşadığını, ne yiyip ne içtiğini merak eden olmadı.
O günlerde anladık ki bazı akrabalar, insanın iyi gününde yanında görünür; zor gününde ise ortadan kaybolur. Biz sahip çıkılmayı beklerken yalnız bırakıldık. Hatta hakkımız olan birçok şeyin elimizden alındığını gördük.
Belki yıllar geçti ama o günlerin izleri hâlâ yüreğimizde duruyor. Çünkü ne zaman onları görsek, aklımıza anne ve babamızın yokluğu gelir. Bir zamanlar kalabalık olan evimiz, onların vefatından sonra sessizliğe ve yalnızlığa bürünmüştü.
Bugün anlattıklarım aslında yaşadıklarımızın sadece küçük bir kısmı. Bu hikâye birkaç sayfaya sığacak bir hikâye değil. İçinde acı, mücadele, yokluk, gözyaşı, emek ve hayata tutunma çabası var. Belki bir gün tamamını anlatabilsem, elli bölümlük bir diziye konu olacak kadar uzun bir hayat mücadelesi ortaya çıkar.
Şu an anlattıklarım ise o büyük hikâyenin yalnızca küçük bir bölümü, belki de sadece dörtte biridir.
