Gölgeli Sokakların Ve Kalemin Hikâyesi

Şanlıurfa’nın güneşinin kavurduğu, taş evlerin gölgesine sığınmış sokaklarda başlar her şey. Bazı hayatlar, doğduğu toprağın kaderini sırtında taşır; İbrahim’in hikâyesi de tam olarak böyle bir mücadelenin, sessiz gözyaşlarının ve kırık dökek umutların tuvalidir.

Yıllar boyunca hem kamerasının merceğinden hem de kaleminin ucundan bu şehrin acılarını, sevinçlerini ve bitmeyen koşturmacasını kaydetti. Ancak her yönetmenin, her gazetecinin arkasında sakladığı bir de kendi filmi vardır. İbrahim’in filmi; gidenlerin ardından dökülen sessiz yaşlar, sırtına binen haksızlıklar ve hayatın kurduğu en çetin tuzaklarla örülüydü.

Gecenin bir yarısı, uykusuz bırakan o anlarda insan dönüp arkasına bakar. Geride bıraktığı izler, yorgun düşmüş ama pes etmemiş bir yüreğin izidir. Kimi zaman en yakınların açtığı yaralar, kimi zaman hayatın o acımasız sürprizleri… O, kancayı hep suya atmaya devam etti; çünkü vazgeçmek, kendi hikâyesine ihanet etmek demekti.

Şimdi bu hikâye; taş duvarların arasında yankılanan bir ah, bir yoldaşın omuz vermesiyle ayağa kalkılan zorlu sabahlar ve kalbinde hâlâ sönmeyen o eski çocukluk ateşiyle yazılıyor. Hayat belki çok yordu, belki her sayfasında başka bir hüzün bıraktı ama o kalemi elinden hiç bırakmadı. Çünkü bazı hayatlar ancak acıyla yazıldığında bir anlam kazanır.